Eğitim ve Öğretmen Forumu  Forum Ana Sayfa Eğitim ve Öğretmen Forumu

İlköğretim ve Lise
Günlük Ders planları,belgeler,programlar,zümre,sosyal kulüpler
rehberlik,ödev ve tezler,yazılı ve testler

 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

KİTAP TANITIMI:Hedef Türkiye

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Eğitim ve Öğretmen Forumu Forum Ana Sayfa -> Kitap Özetleri
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Eğitimci
***AdmiN***
<font color=RED>***AdmiN***


Kayıt: 22 Şub 2006
Mesajlar: 5132
Konum: buradan

MesajTarih: Çrş May 10, 2006 3:26 pm    Mesaj konusu: KİTAP TANITIMI:Hedef Türkiye Alıntıyla Cevap Gönder

Hedef Türkiye



Oktay Sinanoğlu
Otopsi Yayınları 2002

DAYATMALAR KÂBUSU


Bugünlerde hep, yıllar önce gördüğüm bir kâbusu hatırlıyorum. 1960'lardaydı. Bir gece, ateşim de çıkmış, baygın gibi uyuyakalınca bir kâbus gördüm. Korkulu rüyamda kendimi 40 yıl sonra İstanbul'da buldum. Zaman değişmiş, sokakta yürüyorum, tüm dükkân isimleri İngilizce. Girip bir dükkâna sordum:


Hayrola, bu dükkân kırk yıl evvel de vardı, ne oldu? Güzel bir isminiz vardı; Gül Bahçesi gibi bir şey. Şimdi Beauty Land olmuş. Yoksa el mi değiştirdi? Yeni sahibi Amerikalı mı?


Hayır, dedi dükkâncı, o zaman babam vardı, ben oğluyum.

Peki, bir çok iş yerinde de böyle adlar fark ettim. Tuhafıma gitti, yıllardır burada yoktum da.


Muhatabım, yarı, İngilizce adları garipsediğime şaşırır, yarı da hafif hüzünlü bir ifâdeyle izah etti, eksik olmasın:



Ben okuldayken bir 'Kolej', bir 'Anatolia (Anadolu) Lisesi' furyası başlamıştı; herkes çocuğunu, Türkçe ile eğitim yerine tüm derslerin İngilizce olarak verildiği okullara göndermeğe can atıyor, çoluk çocuk, giriş sınavlarına hazırlanıyoruz diye, akşam karanlıklarında, hafta sonları, dershaneler önünde sefil oluyorlardı. Babam Türk geleneklerine ve de Atatürk'e çok bağlı bir insandı, uzun müddet direndi. O okullara, 'İngiliz taşoronu yerli Hıristiyan misyoner okulları' diyordu. Orta okulda, ben Türk okuluna (yâni Türkçe eğitimli okula) gittim. Gerçi bundan çok utanıyordum; konu komşu, arkadaşlar, beni küçümsüyor, bazıları bu talihsizliğime acıyorlardı. Liseye başlayacağımda, babam bir de baktı ki, Türk Lisesi kalmamış. Topunu İngilizce yapıvermişler. Mecburen ben de "The New Byzantium College"a gittim. Okul, devletin "Küresel Eğitim Bakanlığı"na aitti, nispeten ucuz. Fakat derslerden hiç bir şey anlamadığım, İngiliz edebiyatına, Amerikan 'tarihine, Amerikan pop şarkıcılarının uyuşturucularla sona eren hayatlarına pek meraklı olmadığım için, kısa süre sonra okulu terk ettim. O gün bugün dükkânımızda çalışıyorum.



Adı Ali'ymiş, ben hayretle, tedirginlikle dinliyorum. O da anlatacak adam arıyormuş herhalde. Bir çay getirdi, sallama Lipton çayı, yurt dışındayken nefret ettiğim, ne tadı, ne kokusu olan, plastik bardakta boya bir "çay". Allah Allah, diyorum, bizim nefis Rize çaylarına ne oldu? Demedim tabii, ayıp olur. Sonradan öğrendim ki, çay üreticileri, "küreselleşme", "özelleştirme", "devleti küçültme" laflarıyla batırılmış, Tekel idaresi dağıtılmış. Bu çay bozuntusu da Amerika'dan ithal. Onu da herkes alamıyor, kaynatıp çay niyetine sıcak su içiyormuş halk.Ali, (adı da artık "Âly" diye yazılıyormuş, duvardaki İngilizce, belediyeden ruhsat tabelâsında gözüme ilişti), devam etti:



Her gün basmyayında, ki çoğu yabancıların elindeydi, İngilizce bilmeyenin adam olmadığı, Türkçe diye bir dil kalmadığı, Afrika'daki kabilelerin dili gibi bir dil olduğu, küresel olmak için resmi dilimizin İngilizce'ye dönüştürülmesi gerektiği anlatılıp duruyordu. Çevremde bir tek babamın kahrolduğunu görüyordum. Kimsenin umurunda değildi. Önce dergilerin, gazetelerin isimleri İngilizce oldu, sonra sayfalarının bazıları, derken tümü. Zaten içlerinde pek okunacak bir şey de yoktu ya. Okuyup kısmen anlayacak da azdı. TV'lerde öyle, bilgilendirici, ülke sorunlarının tartışıldığı, açık oturumlar, söyleşiler azaldı azaldı, sonunda tamamen kalktı. TV'ler tümüyle yabancı şirketlerin olmadan önce bile, öyle programların, hele Türk kültürü, tarihi, Kurtuluş Savaşı, Atatürk gibi konuların sessizce bir yerlerden yasaklandığını haber aldık. Açık saçık programlar, uyuşturucuya özendiren filimler, vahşi yaygaralardan ibaret yabancı "rock" müzikleri, yabancı bira ve alkollü içki reklâmları arttıkça arttı. Orta okul çocukları, gençler ellerinde, gazozdan daha ucuza satılan büyük bira şişeleriyle dolaşır oldular. Bir genç alkolikler ordusu türedi, uzun saçlı, küpeli, dövmeli, gece yarıları sokaklarda bağrışan bir ordu. Duruma itiraz edenler, meslek sahibi iseler, aforoz edilip bir kenara atıldılar. Yazanların, konuşanların bazıları, "irticacı", "tedhişçi", "yeni dünya düzeni karşıtı" gibi yaftalarla hapishanelere atıldılar.


"Yahu nasıl olur? Yıllar önce ben buradayken hiç öyle şeyler yoktu, gençler saygılı, terbiyeliydi, dedim.

"Ah, sorma Bey'im" dedi Ali, "daha neler oluyor, bilsen alışamazsın."
"Peki," dedim, "ilk soruma dönersek, sizin dükkânın adı niye Türkçe olarak kalmadı? Babaoğul o kadar bilinçli olduğunuza göre. Kusura bakma, seni mahcup etmeğe çalışmıyorum."



Ali: "Yok, iyi ki soruyorsun. Derdimi anlatacak kimseyi bulamıyorum" deyip ekledi:


"Önce konu komşu esnaf özendi. Öyle ya, okula gitmişse yarım buçuk Tarzan İngilizce'sinden başka bir şey öğrenmemiş. Yalnız İngilizce bilen, adamdan sayılıyormuş ya, o da itibar kazanmak için, "kolej"e falan gitmiş olduğunu belirtmek için, veya öyle zannedilsin diye, dükkânının üstüne, çoğu kez mânâsını bilmediği bir takım İngilizce lâflardan tabelâ astı. Kısa sürede bu öyle yaygınlaştı ki, İstanbul'da Türkçe adlı dükkân, işyeri parmakla gösterilecek, sayılacak kadar azaldı. İşin garibi, memlekette, ata köyümüze kadar aynı durum olmuş. Babam direndi, illâ değiştirmeyeceğim diyor, "Ulan, burası sömürge oluyor" diye bağırıyor. Fakat bir gün, kapıya, kasketlerinde "New Byzantium Municipality" yazan, "Yeni Bizans Belediyesi" demekmiş , iki tane zabıta geldi; bize 2500 dolar ceza kestiler. Babam çırpınıyor, korkuyorum, kızıp götürecekler. "Sakin ol baba", diyorum. Sonra bir hışım, "on gün içinde İngilizce tabelâ asmazsanız, dükkânınız kapatılacak ve müsadere edilecektir" deyip gittiler. Tanıdık bir avukata sorduk. "Aman hemen dediklerini yapın, yoksa işiniz kötü, bilinçli olarak direniyor derlerse hapse bile atılabilirsiniz. KKMF'nin ("Küresel Kraliyet Para Fonu") üç ay evvel dayatıp apar topar geçirdiği yasalar arasında bu da var. Ha, ona göre!". Ne yapalım dövünmekten başka; üstelik bize hak verecek bir tanıdık bile bulamıyoruz. Sonunda biz de, bir sürü masraf edip, nah şu gördüğün rezil tabelâyı astık. Allah hâlimize acısın."


Vah vah, dedim Aly'e, ne diyeyim? Üzülme, Allah büyüktür, bu dünya kimseye kalmaz. Sonunda hainler er geç belâlarını bulacaklardır, gibilerden teselli etmeğe çalıştım, tabii kendimi de. Vedâlaşıp ayrıldım. Kadıköy iskelesine doğru yürüyorum. Belki denize bakarsam içime biraz huzur gelir.


Yıllar önce denize nazır, kalabalık, tabureli çaycılar vardı. Kalmamış, simitçiler de görünmüyor. Yıkıntı bir duvar üstüne iliştim, bir iki tane yolcu motoru. O Şirketi Hayriye'den beri devam edegelmiş şehir vapurları da ortalıkta yok. (Bir ara birine sordum sonra, o da özelleştirildikten sonra batırılmış). Kadıköy'ün eski canlılığı yok. Melül melül dolaşan hirpanî bir kaç kişi. Caddeler tenha.

Arkadaki benzin durağının önünde kırık dökük, paslı, her biri en az on beş yıllık bir arabalar kuyruğu. Benzin bulunmuyormuş. Kışın da ahali bayağı bir yakıt sıkıntısı çekmiş. Neyse ki şimdi hava iyi. Gene sonradan sorduğum biri durumu aydınlattı: KKMF'nin dayattığı bir dizi yasa hemen geçmeyince, dış güçler hem taşyağını (yâni neft, petrol), hem de doğalgazı kesmişler. Âdi kömür, linyit bile bulunamamış, eskiden Türk Devi eti'nin olan tüm madenler arasında bunlar bile "özelleştirilip" yabancılara yok pahasına satılmış olduğundan. Onlar da linyiti bile vermiyor. Zaten artık, o eskiden bildiğim dış güçlerin tamamı "Küresel Kraliyet" tarafından idare ediliyormuş. Fakat sorduğum kişinin dediğine göre, hükümet yakınlarda KKMF'nin dayattığı son dizi yasaları da geçirivermiş de, sıkıntı biraz giderilecekmiş. Haber doğruysa. Bu basma güvenilmez diyor adam. Zaten KKMF de dayatmaları yapılınca daha borç veririz falan diye vaad edip edip, istediği olduktan sonra sözünü tutmazmış. Yeni bir dizi dayatmalarla gelirmiş. Böyle yapa yapa hiç bir şeyimizi bırakmamışlar. En son yasalaşıveren dayatmalar arasında, resmî dilin "küresel ingilizce" (sulandırılmış Tarzan, yahut Afrika İngilizce'si demek oluyor) yapılması, gizlice çocuklara Türkçe öğretmeğe kalkışanlara ağır ceza müeyyideleri, Türkiye'deki Türkçe kent, kasaba, köy, dağ, dere, tepe isimlerinin Lâtincemsi ya da eski Yunanca'yı andıran İngilizce isimlere acilen çevrilmesi, şahıs ad ve soyadlarının ilk aşamada İngilizce imlâya göre yazılması zorunluluğu ("Aly"de olduğu gibi), kişisel arsa, bina, ev, veya apartıman dairesi konutlarına dolar cinsinden ağır vergiler konması, yabancıların bu mallan satın almak istemeleri hâlinde kendilerine öncelik tanınması, vb.. Yeni bir dizi dayatma yasası da yoldaymış, vay canına. Çok yerde yabancılar için yerleşim bölgeleri seçilmiş, oralarda hükümet KKMF'den alacağı yeni kredilerle yabancılar için konutlar, daha alt tabaka yabancılar için de toplu konutlar inşa edecekmiş....
Yatakta ateş içinde sağa sola çırpınırken kan ter içinde uyandım. Ne kâbus, ne kâbus. Bari korkulu bir rüyadan ibâretmiş, diye sevindim ama, günlerce, aylarca bu kâbusun etkisinden kurtulamadını. 1960'lardan sonra, belki '90'lara kadar kâbus zaman zaman aklıma geliyor, sanki o kâbusu bir daha yaşıyordum. Bir titreme alıyordu vücudumu. Son bir kaç yıldır artık unuttum zannediyordum Ama, son bir kaç aydır çok sık aklıma gelmeğe başladı. Bazan uyumadan önce âdeta niyetleniyorum: Bir rüya daha görsem, Türkiye'de tüm halkın uyandığını, milli birlik ve beraberliğin yeniden tesis ediliverdiğini, ulusal hedeflerin saptanıp oralara doğru devlet millet elele hızla yüründüğünü, şanlı tarihimize yaraşır itibar ve haysiyetimizi dünya yüzünde yeniden kazandığımızı düşlesem bari bu gece, diyorum. Nasip olur inşallah.


Oktay Sinanoğlu

3 Mayıs 2001, Kadıköy


Her Ülkenin Millî Hedefleri Var


Şimdi her ülkenin, Asya'sından, Orta Amerika'sına, Avrupa'sından, her memleketine kadar hepsinin içiyle haşır neşir olmuşum; kısmet oldu Allah'a şükür, hani olayım diye de bir çaba göstermedim, kendiliğinden oldu Allah'ın bir nimeti ve bunları değerlendirdik, hiçbir yerde turist gibi gezmedik, hiçbir yerde alışveriş yapmadık. Millet gidip bavullar dolusu alışveriş yapıp gelirdi, biz böyle şeylerle hiçbir zaman alâkadar olmadık. Ama birçok ülkeyle haşır neşir oldum, en üstünden, en altına kadar. Gördük ki, aklı başında diyebileceğimiz her ülkenin bir kere milli hedefleri vardır, her sahada milli hedefleri vardır, her sahada siyaseti vardır, milli siyaseti vardır.


Northrop bize hedef falan araştırmada ne olacak demişti. Ama, ben size söyleyeyim. Dünyada her aklı başında ülkenin araştırmada da, bilim teknikte de, sanayide de, dış siyasette, hepsinin uzun vadeli hedefleri vardır kesinkes, ve uzun süre bunlar gider. Amerika'da cumhurbaşkanı dört senede bir değişir; onun son iki senesi seçim kampanyasıyla geçer; bir senesi herhalde "White House"m orasını burasını öğrenmekle geçer (tabii gene bir sene çok; çünkü bizde bakanlıklar malûm üç ay kadardır.). Bu adamın ne zaman, meselâ 117 memlekette Amerika'nın dönen birtakım dolaplarını öğrenmeğe vakti olur? Bunları anlatsalar, yahut eline rapor diye verseler, öğrenmesine imkân yoktur birkaç sene içinde. Ama, Amerika'nın bu siyasetleri 50 sene aynen hiç şaşmadan yürüyor, nasıl oluyor bu iş?


Her ülkenin planları, hedefleri var, Amerika'nın hepsinden fazla var. Ama serbest piyasa, herkes bildiğini okur edebiyatı bol bol yapılır. Kızılderilileri bu "medeni" İngilizlerin torunları soykırımdan geçirip dururken, (hâlâ da geçiriyorlar) , Kızılderililer bazan savaşlarda galip çıkmış; sözleşmeler, antlaşmalar imzalanmış Fakat birkaç yıl sonra o antlaşmaları "beyaz adam" takmamış. Dolayısıyla Kızılderililer arasında bir tâbir var; diyorlar ki: "Beyaz adam çatal dille konuşur." Hakikaten öyledir: Bir ortaya çıkıp anlattıklarına bak, bir de dikkatle yaptıklarına; tam tersidir. Bu böyledir; Avrupa ülkeleri için de böyledir, Rusya için de tamamıyla böyledir. Onun için Amerika'nın öyle serbest piyasa dediğine bakma; muazzam hedefleri vardır.



Japonlar; meselâ 1980'de 10 senelik plan yaptılar, milli hedef tâyin ettiler. Dediler ki, beşinci nesil bilgisayarları ve cipleri biz üreteceğiz, biz yapacağız. Ve o planla dünyada bayağı öne geçiyorlardı, ama Amerika planı gördü , bir telaşlaonlar da hızlandı. Her ülkenin planları var, şu anda Amerika'da milli araştırma hedefi var mı, aya gitmek gibi? Şimdi tamamlanmak üzere bilim, araştırma hedefi var şu anda:, çok olmadı başlayalı. "İnsan genomu projesi". [Yazarın bu konuşmasından birkaç ay sonra projenin tamamlandığı Bşk. Clinton tarafından açıklandı da herkes duydu.] İnsanın kalıtımını, ırsiyeti sağlayan moleküllerin üstünde yüzbin tane gen var ve insanın her şeyini, hattâ huyunu suyunu bu genler belirliyor; gözünün rengin
den, yürürken nasıl durduğuna kadar,, tabii ki bazı hastalıkları da. Ve bu genleri meydana getiren l milyardan fazla DNA takı molekülü "şifre"yi oluşturuyor. Bu l milyardan fazla molekül takısının hangisinin ve ne sırada olduğunu çözüp şifreyi bilgisayara koyacaksın, neresinde ne var, ne yapıyor göreceksin. Büyük bir tasarıydı bu ve yüzlerce, binlerce bilim adamı Amerikan üniversitelerinde, araştırma kurullarında, sanayisinde bunun üzerine çalışıyor ve hemen hemen işi bitirdiler.


Düşünün ki, bir ülkedeki her ferdin kalıtım şifresi bütün ayrıntılarıyla bilgisayara geçmiş. Bunun hesabını yaptım,hatta bir gazete makalesi diye de yazdım (bkz. EK2). 100 milyonluk bir ülkede herkesin şifresini koyabilmek için ne kadar hafıza ve kaç tane bilgisayar lâzımdır? Ne kadara mâl olur?


İlk hesapta, olamaz, çok fazla, gibi çıkıyor. Sonra bunların birçoğunun ortak olduğunu da düşünürseniz, insanlar arasında temel benzerlikler ana yapıda var ya, onları düşersek rakam çok daha azalıyor, sadece farklılıkları kaydedersen her insanın genini bugünkü mevcut imkânlarla bilgisayara geçirmek mümkün. Peki bunu kim yapar? Bunu devlet yapar. Bu, indirgenmiş haliyle bile büyük kaynak isteyen bir şey.


Düşünebiliyor musunuz nereye gidiyor dünya? Önce kendi memleketinde, sonra dünyada veya elinin altında olan ülkelerde her ferdin kalıtım şifresi adamın bilgisayarında, istediği an, şu evsafta 100 tane adam bulayım; tık, oldu bitti. Düşünün, ne muazzam, ama ne korkunç bir hâdise. Bilimkurgu dergilerinde okusa insanın uykusu kaçar. Bunlar nerelere varır? İnsanın özgürlüğü neolacak? Hepsi bilgisayarda, hattâ insanın kendisinin bilmediği özellikleri bile onun bilgisayarında. Kalıtımında ne olduğunu sen bilemezsin ki, yaşadıkça anlıyorsun, bende şu varmış falan diye, ama o bilgisayar biliyor.


Neyse lâfı uzatmayalım, o proje bitmek üzere [şimdi tamamlandı]. Bu büyük tasarımlar hedeflenip ortaya atıldığı zaman çoğu insan, hatta bilimciler diyordu ki: "Çok büyük iş. Olur mu?" Aya gitmek de öyle oldu;adam 10 sene dedi, 7 senede bitti.
Ya "Küreselleşme"? Ya "Yeni Dünya Düzeni"?


Türkiye'deki safdiller (ya da aldatılmış hâinler) diyor ki: "Dünya küreselleşti, dünya İngilizce konuşuyor". Cezayir, Tunus, Afrika kabileleri ise diyorlar ki: "Dünya küreselleşti, dünya dili Fransızca oldu". Eski Sovyetlerdeki sözüm ona bizim akrabalarımız olanlar da (oralara gidince görüyoruz), diyor ki: "Hayır efendim, dünya dili Rusça oldu, eğitim dili Rusça olsun". Her biri böyle bir şey diyor, hangisi doğru? Hepsi birden doğru olamaz, demek ki birilerine bir şeyler yutturulmuş.


Bugün gidin bakın, gazeteleri okuyun, ortalıkta dolanın, bizdekinden bile daha perişan olan Amerikan televizyonlarını seyredin, intiba edinin. Amerika küreselleşme havasına girmiş son sürat gidiyor falan, yahu öyle bir şey yok, öyle bir lâf yok, duyamazsın. Amerika'da, "Amerikan menfaatleri, Amerika şöyle yapıyor, Amerika dünyaya böyle yapıyor, Amerika dünyanın en güçlü devleti" den başka bir şey duyamazsın.. Ne küreselleşmesi?

Böyle bir lâf oralarda yok kardeşim. Tesadüfen bir iktisat gazetesinde okursanız küreselleşme lâfını, orada şundan bahsediyor: "Dünya pazarları açılsın, gümrükler kalksın, daha fazla ticaret olsun diye epeyi ilerleme kaydettik ve dünya pazarlarına Amerikan veya çok uluslu şirketler daha iyi girip çıkıyor oralara yayılıyoruz, oraları ele geçiriyoruz" anlamında "küreselleşme"den bahsediliyor; başka mânâsı yok "küreselleşme"nin oralarda.. Kimsenin milliyetinden, kimliğinden, dilinden, kültüründen, vatanından vazgeçtiği yok.

Birkaç Hedef Seçeceğiz


Bizim geleneksel hayvancılığımız vardı Asya'dan başlayarak. Hayvancılıkta, tarımda dünyanın gene önde gelen ülkelerinden olmalıyız. Bu devirde neyle olacak? Moleküler biyoloji ile.. Konu komşuyu, II. Dünya Harbi'nde Avrupa'yı, etle, buğdayla, sebze meyvayla biz besliyorduk. Şimdi et, sebze meyve ithâl eder olduk. Kuzuyu biz yiyorduk, sonra onu gezgine (turiste) yedirdik. Bu "sanayisiz kalkınma modeli" ile sanayimizi, derken tarımımızı batırdık, Gezimden (turizmden) kazandığımız parayla yeni sanayiler mi kurduk? Yoo, "pringıl", Amerikan tütünü, muz ithâl ettik. Hem muzır Amerikan yiyecekleriyle sıhhatimizi bozuyoruz, hem, yetmiyor, borçlanıyoruz. Sonra da yabancılar gelip neyin var, neyin yoksa, toprağın dâhil, elinden alıyor. Alsınlar diye birileri yasaları, anayasayı bile değiştiriyor. (Bu, 1980'lerde başlayan "kuzuya pringıl ekonomisi" ile öğünenler bile var. Tarımda, hayvancılıkta yün, deri sanayi de var işin içinde) tekrar kendi kendimizi de, konu komşuyu da besler hâle gelmeliyiz.


İki büyük yeni teknoloji var: Biri moleküler biyoloji, bio teknoloji, diğeri bilgisayar elektronik iletişim teknolojisi. Bu dallarda ulusal hedeflerimiz olmalı, yüklenmeliyiz. Savunmamamız da bunlara bağlı. (Yeni savaşlar bilgisayarla oluyor. Üstelik, uzaktan kumandayla uçaklann, taşıtların ciplerini etkilemek mümkün; bir ülkenin elektrik üretme merkezlerini, iletişim ağlarını felce uğratmak kaabil.).


Hedefler seçeceğiz, o hedeflerde dünyanın önde gelen ülkelerinden olacağız..
Bir ülke birkaç turistik otel yapsın sahillerde kumsallarda, "turist gelecek" safsatasıyla (turist onun için gelmez. Kimliğini, kültürünü bilen haysiyetli insanların ülkelerine gitmeyi tercih eder) atalarının Türkçe yer isimlerini Yunanca'ya çevirip memleketini uzun vadede satsın, olur mu?


"Siz bizden makine alın, kumaş dokuyun (başka işlere bulaşmayın)" ile bir ülke olur mu? Ne olacağı belliydi: Adam ertesi gün diyor ki, üç ülke beyanat veriyor halkına; "Türkiye'ye gitmeyin orası tehlikelidir" diyor. Ertesi gün gezim (turizm) şak diye kesiliyor, Bir günde bitti. İstanbul'da görürsünüz, bir sürü turist vapuru gelirken bakıyorsun ertesi günden sonra hiç yok; bir tane bile yok.


Ben senden kumaş almayacağım diyor. Ertesi gün o da bitti. Çin'den, Bangladeş'ten, Hindistan'dan, hattâ bu Birleşik Arap Emirliklerinden bile Amerika'ya giyim eşyası gidiyor. Bir tek Türk malı yok. Şimdi sen istikbalini nasıl böyle bir şeye dayayabilirsin, istediği anda senden almaz, daha ucuzunu 50 tane ülkeden alır. Böyle devlet siyaseti mi olur?
Dünyada nerelerde ne eksiklikler var, ne boşluklar var; bakıp oma göre ihracat üretimi planlamalıyız. Polonyalılar böyle düşünmüşle, ona göre tercihlerini yapmışlar, ve oralarda son sürat gidiyorlar; çok daha fakir başladıkları hâlde. Her ülke böyle.


Kendine güvenen, bir şeyler yapabileceğini bilen insanlar yetiştirilmelidir. Bugün iktisattaki en önemli büyümeyi sağlayan unsurlar arasında, kendine güvenen, iş bilen, yaratıcı ruhta yetişmiş insan gücü yüzde 60 pay tutuyor.. Bu eğitim de tabii yabancı dille eğitimle, yabancı misyoner kafalı eğitimle olmaz. Böyle saçmalık, böyle bir ihanet düzeni, insanları sadece sömürge ruhlu yapar. Hiçbir şey de öğrenemezler, hiçbir şey de düşünemezler, (Bu konuda epey yazdık çizdik. Meraklısı o yayınlarımıza baksın). Bu oyundan da kurtulmalıyız ki gerçekte herkes kendinin ne olduğunu bilsin, kim olduğunu bilsin, öğreneceğini ezberlemesin, gerçekten öğrensin.


Ulaştırmada, artık sırf yabancıların taşyağı (petrol) siyasetine hizmet etmekten vazgeçip kitle taşımım ile dengeli ulusal bir siyaset geliştirmeli, demiryolları, deniz taşımacılığı, kentlerde raylı sistemlere ağırlık vermeliyiz (Bkz. EK3).


Bunların hiçbirisi yapılmayacak şeyler değil; rahatlıkla yapabiliriz. Yeter ki o ruh değişsin; ordan burdan emir, en azından "nasihat" alan yöneticiler yerine, milletini herşeyin üstünde tutanlar gelsin. İşin temelleri buralarda. Bunları hâlledersek Türkiye dünyanın sayılı, en saygın, en başta gelen ülkelerinden birisi olur. Çok değil, 5 sene içinde olur. Ama dediğim işlerin temeliyle uğraşmak o kadar kolay değil. Derindeki ana sorunu anlayanların, ve de vatanını, milletini seven herkesin çok azimli olması lâzım.

Nerede Türk Varsa...


Bakın şimdi bizim birinci ilkemiz ne olmalı: Dünyanın neresinde olursa olsun herhangi bir Türkün, (buralı, Türkiyeli, veya başka bir ülkeden Türk, yâni kültür ve dil olarak Türk), kılına dokunulsa, haksızlığa uğrasa bütün dünya Türklüğü ayağa kalkmalı. (Bakın komşumuz İsrail'e; onlar öyle yapmıyor mu? İbret alalım.) Türk'e yapılan haksızlıklar, zulümler, soykırımlar, her ortamda, her uluslararası kuruluşta gündeme getirilmeli...
Herkesin "insan hakları" var da Kuzey İrak'taki Türkmenlerin insan hakkı yok mu? Onları insandan saymıyor musunuz? Onların haklarına sahip çıkacak olan kimdir? Türkiye'dir. Hani nerede?, Var mı böyle bir şey? Yıllardır kimden duyuyoruz Türkmen lâfını? Az satılan bir iki gazetede bazen yazıyor, o kadar.


"Türkiyeli" Lâfı


"Türkiyeli" lafını Türk dememek için kullanıyordu içerde birileri biliyorsunuz; efendim, bir türlü "Türk" diyemiyor; kendisi basbayağı Türk; başka dil de bilmiyor;, her şeyiyle Türk;, bırak soyunu sopunu, kültürüyle Türk. Adam tutmuş yazıyor "Türkiyeli"; "Türk demek olmaz; ırkçılık", ondan sonra kalkıyor orada başkaları için bir sürü edebiyat yapıyor; Türk'ten gayrı kimden bahsetse ırkçılık olmuyor.


Bizim bir hademe vardı Yıldız'da; ben hademelerle çok iyi anlaşırım; çünkü bu eğitimden geçmedikleri için kafa çalışır. Gelirler odama; çay da yapıp getirirler; otururuz sohbet ederiz. Bizim millet bu yabancı, bu sahte eğitimden geçmeyince kafası çalışıyor.Adamcağız gelmiş bana dert yanıyor: "Bizim mahalle kahvesinde senin televizyon programını konuşuyoruz; bizimkiler, biz de gidip ziyaret edelim diyorlar" Ondan sonra diyor ki: "Oturuyorduk, bir tanesi dedi ki ben Kürdüm, öbürü Çerkezim falan dedi, ben de şaşırdım dayanamadım; "afedersiniz, kusura bakmayın ama ben de Türküm" dedim, diyor. "Beni az daha döveceklerdi" diyor; "vay ırkçı, alçak, faşist"..Şu acıklı duruma bakın; milleti bu hâle getirdiler.Böyle miydi bu? Ben size söyleyeyim, 1970'lere kadar, 1960'lara kadar bu böyle değildi. Bu nasıl oldu? Bunu işte "kültür mühendisleri" yaptılar, bilhassa Amerika'nın, İngiltere'nin kültür mühendisleri yaptılar bu işi. Zaten bir ülke, bir millet içinden dağıtılırsa, topa, tüfeğe ihtiyacı kalmaz artık.. Onun için biz o "Türkiyeli" lâfının anlamını değiştirdik;:



Sayın Namık Kemal Zeybek Bey'leYesevi Mütevelli heyeti olarak Kazakistan'a gitmiştik; orada ikimiz Kazak ve Türkiye Türkçelerini karıştırarak Kazak öğrencilere konuşma yapıyorduk; herkes de anlıyordu.. Orada o lâfı çıkardık: "Biz Türkiyeli Türk'üz, siz "Kazakistanlı Türk" dedik. İşte bu suretle "Türkiyeli" lâfının mânâsı düzelmiş oldu.
Araştırmalar yapılmalı ve iç ve dış düşmanların böyle içinden yıkma oyunlarına karşı tedbirler geliştirilmelidir. Şimdi savaşlar bu tür cephelerde oluyor. Evet, top, tüfek, lazerli silâhlar, füzeler, vb. vb. de olmalı. Çünkü: Örneğin "Theodor Rozvelf'in çok güzel bir lâfı var: Yüzyıl kadar önce Amerikan emperyalizmini şahlandırıp Küba'yı, Portoriko'yu, Filipinleri gasp eden canavar bir cumhurbaşkanı, ama adam çok akıllı. Adamın dinlenmek için merakı dağlarda, ormanlarda ayı vurmak. Hep resimleri vardır; dört köşe bir adam, elinde bir çifte, ölmüş bir ayının üstüne basmış poz veriyor. Bu adam ne diyor bakın; bu lafı çok beğendim ve hep kullanırım, keşke de uygulayabilsem. Diyor ki, "yumuşak konuş, ama bir sopa taşı"
Bu toplumun, bu milletin yeniden toparlanması gerekecek... Allah'tan Türkiye'nin her tarafında görüyoruz, binlerce insan tanıdım, hâlâ millî hassasiyeti, millî duygulan olan temiz insanlar var.


Bir katılımcı: İsraillilerden örnek alalım dediniz.

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu: Evet almalıyız.. Sonra dedik ya, oradan "Türkiyeli" konusuna geçtim; çünkü senelerdir bazen açıkça "Türk" demek adetâ suçtu. Çoğu zaman da resmen suç değildir ama başına gelmedik belâ kalmaz. "Türk" deyince de; ırkî, hamasî öyle şeylerden bahsetmiyorum.


"Kültür Mühendislerinin Marifetleri


Meselâ, "Türk Tarihi" deyiveriyorsun veya "Türk Dili" diyorsun, kimisi vay ırkçı diye kızıyor, kimisi de "Hocam ağzına sağlık, çok iyi söyledin Allah razı olsun; ama niye "Türk" dedin? Ümmet deseydin ya.". "Türk" lâfı bir de, sessiz, kibar duran birilerinin gizli "yeni dünya düzenciliği dini"ne dokunuyor.

_________________

Only registred user can see link on this forum!
Registred or Login on forum!

Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
GirayHan
öZeL üYEmiZ
<marquee>öZeL üYEmiZ</marquee>


Kayıt: 26 Şub 2006
Mesajlar: 654
Konum: Adana

MesajTarih: Cmt May 27, 2006 11:45 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Oktay Sinanoğlu'nun eserlerini her Türk Genci okumalı ve tavsiye etmelidir.

Türk'üz, türkü çağırırız...
Ne güzel demiş Atatürk : "Ne Mutlu Türk'üm Diyene."

Paylaşım için teşekkürler hocam.

_________________
Selam, sevgi ve saygılar.

Eski Kullanıcı Adım Mehmetcik
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Mustafa Kemal
BAŞKAN YARDIMCISI
<marquee>BAŞKAN YARDIMCISI</marquee>


Kayıt: 22 Şub 2006
Mesajlar: 964
Konum: Edirne

MesajTarih: Pzr May 28, 2006 8:20 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Paylaşım için teşekkürler Smile
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
AlpESC
ALP


Kayıt: 24 Nis 2006
Mesajlar: 1449

MesajTarih: Cmt Hzr 03, 2006 1:10 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

gerçekten güzel bir kitap isteyen arkadaşlara e- kitap şeklindeki halinin indirme adresini verebilirim paylaşım için teşekkürle r
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
dogushan
öZeL üYEmiZ
<marquee>öZeL üYEmiZ</marquee>


Kayıt: 05 Hzr 2008
Mesajlar: 179
Konum: burdan

MesajTarih: Pts Hzr 23, 2008 9:33 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

sevgili adminim yazınız kitap özeti olduğundan kitap özetleri bölümüne taşınmıştır. saygılarımla

_________________
<a><img></a>
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi Yahoo Messenger MSN Messenger
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Eğitim ve Öğretmen Forumu Forum Ana Sayfa -> Kitap Özetleri Tüm zamanlar GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız





Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Turkey & Erdem Çorapçıoğlu

Abuse - Report Abuse
Powered by forumup.com forum gratis free, create open your free forum!
Created by Raulken of Hyarbor S.r.l.
TOS & Privacy.

Page generation time: 0.087