Eğitim ve Öğretmen Forumu  Forum Ana Sayfa Eğitim ve Öğretmen Forumu

İlköğretim ve Lise
Günlük Ders planları,belgeler,programlar,zümre,sosyal kulüpler
rehberlik,ödev ve tezler,yazılı ve testler

 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

Amerika Ülkeleri..

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Eğitim ve Öğretmen Forumu Forum Ana Sayfa -> ÖDEV VE TEZLER
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Eğitimci
***AdmiN***
<font color=RED>***AdmiN***


Kayıt: 22 Şub 2006
Mesajlar: 5121
Konum: buradan

MesajTarih: Cum Eyl 15, 2006 1:25 am    Mesaj konusu: Amerika Ülkeleri.. Alıntıyla Cevap Gönder

Amerika Ülkeleri..



İÇİNDEKİLER


1. Önemli Latin Amerika Ülkeleri

1.1. Arjantin
1.1.1. Siyasi Tarihi
1.1.2. Ekonomik Gelişim Süreci

1.2. Brezilya
1.2.1. Siyasi Tarihi
1.2.2. Ekonomik Gelişim Süreci

1.3. Şili
1.3.1. Ekonomik ve Siyasal Gelişim Süreci

1.4. Meksika
1.4.1. Ekonomik ve Siyasal Gelişim Süreci

2. Latin Amerika Ülkelerinde Uygulanan Ekonomik Politikalar

2.1. Ekonomik Kalkınmada Devletin Rolü

2.2. Latin Amerika Kökenli Kalkınma

3. SONUÇ

Kaynakça













Birinci Bölüm

Önemli Latin Amerika Ülkeleri

1.1. ARJANTİN

1.1.1. Siyasi Tarih

1816’da San Martin önderliğinde özgürlüklerine kavuşan ülke 1930’a kadar olan sürede Avrupa’dan yoğun olarak göç aldı. 1939 yılından itibaren ekonomide bozulmalar ile başlayan süreçte birçok askeri darbe olmuştur. 4 Haziran 1943’te albaylar darbesi’nin ardından, Çalışma Bakanı Albay Peron kentlerde işçi sınıfının desteğini de alarak, yandaşlarını ayaklandırdı (1945) ve kendini cumhurbaşkanı seçtirdi. 1948’e kadar birçok ülkeye hammadde satışı yaparak büyük gelirler elde edildi. Peron yönetimi zamanında çeşitli toprak reformları yapıldı. 1949 yılından sonra ihracatın azalması ve dış ticaret açığının artması ve ekonominin bozulması sonucu Peron devrildi. (1955) . Bu tarihten sonra 1972’ye kadar askeri cuntalar tarafından yönetildiler. Sürgüne gönderilen Peron 1972 yılında ülkeye geri dönmesine izin verildikten sonra 1973’te yeniden cumhurbaşkanı seçildi. Üçüncü eşi İsabel’i de başkan yardımcılığına getirdi. Ama ertesi yıl Peron’un ölmesi üzerine yerine karısı geçti. Karısı ekonomiyi düzeltemeyince ve sorunlar daha da büyüyünce 1976 yılında askeri darbe ile hükümetten uzaklaştırıldı. Ülke ağır bir baskı rejimi altında yönetildi, o yıllarda Falkland adaları yüzünden savaşılan İngiltere’ye yenilgi askeri cuntaya büyük darbe vuruldu. Önce askeri cuntanın başı görevden alındı yerine ordu tarafından General Bignone getirildi, Bu sürecin amacı hükümete yeniden sivillere teslim edilmesinin gerçekleştirilmesidir. Nitekim 1983’te Radikal Parti Başkanı Raul Alfonsin demokratik seçimler ile iş başına geçti. Daha sonra 1989 yılında Peronist Carlos Menem iktidara geldi.

1.1.2. Ekonomik Gelişim Süreci

Arjantin’in şu anda, 40 milyon nüfusa sahip, eğitimli bir nüfusu vardır. Ayrıca son derece zengin doğal kaynaklara da sahiptir. Geniş bir yüzölçümü ve verimli topraklar, zengin mineral kaynakları, petrol üretiminde kendine yeterli, geniş doğalgaz rezervlerine sahip bir Latin Amerika ülkesidir. Arjantin’ın en önemli sanayi sektörleri; motor sanayi, beyaz eşya sanayi, elektronik malzemeler, kozmetik, fiber optik kablo, çimento, lastik, kağıt ve ahşap sanayidir. İmalat ve sanayi sektöründe Arjantin kendi kendine yeter duruma gelmiş bir ülkedir. Petrol arıtma, çimento gibi temel sanayinin 2/3’ünden fazlası Buenos Aires’tedir. Kamu firmaları Arjantin ekonomisinde çok önemli rol oynuyordu. 1980’de satış hacmi açısından ilk beş kamu firmalarından oluşuyordu.

Arjantin ilginç bir ülkedir. 2. Dünya Savaşı sonunda kişi başına gelir açısından dünyada 10. sıradayken, günümüzde çok gerilere düşmüştür. Neden böyle bir durumun oluştuğuna dair birçok iddia vardır. Bunları üç ana başlık altında toplayabiliriz:

- İçe dönük sanayileşme stratejisi.
- Sanayi üretim faaliyetinde devletin güçlü varlığı.
- Siyasi olarak güçlü işçi sendikları.
Latin Amerika Ülkeleri’nde uygulanan bu stratejiler 1940’larda başlamıştır.( sanayi işgücünü temsil eden Juan Peron’un iktidara geldiği yıllardır). Bu dönemde tarım kesiminin ağır bir şekilde vergilendirme yapılmıştır. 1940’lı yıllardan 1983 yılında askeri cuntanın iktidardan indirilmesine kadar geçen sürede ülke askeri rejim ve Peronist işçi merkezli siyasi partiler tarafından yönetilmiştir. Ekonomi endüstriyel olarak büyük değişme göstermiştir. 1965-80 arası ise ortalama % 3 gibi düşük bir büyüme hızı ve ekonomik dengesizlikler içine düşmüştür.

19 yy’nin ortalarından beri Arjantin sanayisi Bueños Aires çevresinde yoğunlaşmıştı. Bölgesel politikalar bu dengesizliği azaltmaya yönelikti. 1895’teki Arjantin ekonomisi üzerine yapılan ilk araştırma imalat sanayindeki sermayenin yarısının Bueños Aires şehrinde yoğunlaştığını ortaya çıkardı. 1922’de sermayenin %70’inin Bueños Aires ve çevresine yatırımda kullanıldığını ortaya çıkardı. 1935’te imalat sanayi istihdamının % 48’i bu şehirdeydi ve diğer % 25 ise Bueños Aires yakınlarındaydı. İmalat sanayi istihdamının % 27’isi Santa Fe (10%), Cordoba (5%), Mendoza (3%) and Tucuman’da (3%) yoğunlaşmıştı. 1940’larda Bueños Aires şehrinin nüfusu 3 milyona ulaştı ve büyüme Bueños Aires şehrinin çevresinde sonradan şehire gelenler tarafından şehrin varoşlarında oluştu. 1950’lerde hükümet programları, Cordoba Eyaleti’nde Cordoba kentinde Arjantin otomobil endüstrisinin kurulmasına önderlik ettiler. 50’ler 60’larda Bueños Aires’teki bazı firmalar were Patagonya’da tekstil fabrikaları kurmaya hükümet programlaryla ikna edildiler. Hükümet teşvik programlar Patagonya’da alüminyum, Tucuman’da kağıt, Bahia Blanco’da petrokimyasal fabrikaların, Rio Negro’daki demir madeninin açılmasına önderlik ettiler. Elektronik endüstrisi, ülkenin en güneyinde bir ada olan Tierra del Fuego Eyaleti’ne kaydırılması için ikna edildi.

1983 yılında demokratik bir seçimle iktidara gelen Raul Alfonso’nun önünde birçok sorun vardı; bozuk bir ekonomi, politik istikrarsızlık, insan hakları ihlalleri ve Falkland Adaları yüzünden İngiltere ile çatışmanın yaşandığı bir dönemdi. Ekonomik olarak çok istikrarsız bir ülke idi. Finans sektörünün kötü yönetilmesinin bu durumda önemli katkısı vardır. Vergi gelirleri düşük ve devlet harcamaları yüksek oranlarda gerçekleşmişti. 1981 yılında cari gelirler GSYİH’nin %17’si iken cari harcamalar %24 dolayında idi. Kamu sektörü açığı sonraki yıllarda da yükselmeye devam etmiştir. Bu yıllarda kamu açıkları büyük oranda borçlanmalar ve para basılarak finanse edilmişti ve bu nedenle hiperenflasyon sürecine girildi.

Arjantin diğer gelişmekte olan ülkelerle benzer bir liberalizasyon süreci içine girişmiştir. Ticaret liberalizasyon ile ilgili ilk girişimleri 1976-82 döneminde olmuştur. Bu dönemde ülkeyi yöneten askeri hükümet, tarife dışı engeller ve ihracat vergilerini azaltmıştır. Ama çelik, petrokimyasallar gibi birçok alanda ticari reformların gerçekleştirilememesi ve tarife dışı engellerin uygulanmasına devam edilmesi devam etmiştir. Bu girişimlerin olduğu bu dönem mali açıklar ve ekonomik istikrarsızlıkların yoğun olarak yaşandığı yıllar olmuştur. Bu askeri hükümetten sonra seçimle işbaşına gelen Raul Alfonsin hükümeti ekonomiyi düzeltmek için yoğun çabalar göstermiştir. İthalat lisansı, ürünlerin % 4’ünden % 52’sine varacak şekilde yaygınlaştırımış, 7000’den fazla tarife kalemi lisansa tabi tutulmuşi tüketim ve sanayi mallarının ithalatı yasaklanmıştır.Ağırlıklı ortalama tarifeler %30’dan % 40’a yükseltilmiş, ithalat yüksek oranda vergilendirilmiştir. Ama kötü para politikaları enflasyonu dizginleyememiş, para aşırı değerlenmiş ve uygulanan program başarısız olmuştur.

1983 yılında iktidar olan hükümet, ekonomiyi düzeltmek için 1984-87 yılları arasında 5 tane denge programı uygulamış ama bunlar başarısız olmuştur. Enflasyon artmaya devam etmiş ve ekonomideki dengesizlikler düzeltilememiştir. 1989 yılında Carlos Menem iktidara gelmiştir. 1989 yılında büyüme ve yatırımlar %5 oranında düşmüş, üretim durmuş, enflasyon yıllık ortalama %3000’i aşmış, işsizlik % 8.4 düzeyine ulaşmış ve dış borçlar artmışttı. 1991-94 yılları arası yaşanan hızlı büyüme çok büyük ölçüde yabancı sermaye girişi ile sağlanmıştı.

Peronist Carlos Menem’in başbakan olduğu seçimlerden sonra özelleştirmelere ve ekonominin uluslararası ticarete ve yatırıma açılması süreci başladı. Koruyucu gümrük tarifleri, otomobil gibi bazı endüstriler dışında azaltıldı. Arjantin ekonomisinin MERCOSUR’a (Mercado Comin del Sur), uyum süreci başladı. ( Arjantin, Brazilya, Uruguay ve Paraguay bölgesel pazarı). Hükümet yatırımları durduruldu ve öncekilerde satılmaya başladı. Bu, Tierra del Fuego, La Rioja, Tucuman ve San Luis Eyaletlerinde işsizliğin artmasına neden oldu. Ayrıca, Cordoba, Tucuman, Mendoza ve Rosario kentleri imalat sanayi istihdamında azalmalara uğramıştı.

Yoğun bir şekilde yaşanan enflasyon nedeniyle 1970’den sonra para birimi birçok kez değiştirilmişti.1990 yılında Carlos Menem hükümetinin uygulamaya koyduğu ekonomik program ile yapısal bir reforma girişilmiştir. Enflasyonu frenlemek için sıkı para politikası uygulanmış; bu nedenle çok sayıda memur ve işçi emekli edilmiş, işten çıkarılmıştı, ücretler sınırlandırılmış, halkın alım gücü düşürülmüştü. Yine aynı paralelde kamu sektörü yatırımlar azlatıldı, özel sektör yatırımları da talep yetersizliği nedeniyle düşmüştü, faiz oranları yükselmiş ve döviz kurlarının belirsizliği devam ediyordu. Bankacılık alanında yaşanan liberalizasyon reel faiz oranlarının artışı gerçekleşmişti. Peso’nun değer kazanması ile ülkeye sermaye akımı başlamıştı ama bu sermaye daha çok kısa vadeli olduğu için bunun uzun dönemli yatırımlara kanalize edilmesi çok zordu. Artan yabancı sermaye ise ülke içinde üreticileri çok zor durumda bırakmıştı, artan faiz oranları sanayicilerin ellerini, kollarını bağlamıştı. Bu dönemde gerçekleştirilen gümrük tarifeleri indirimi sonucu ithalatın artması da bu süreci beslemiştir. Talepte oluşan durgunluk ülke ekonomisini zor bir yolun içine sürüklemiştir. Birçok firma bu süreçte iflas etmiştir. Alnınan önlemler sonucu üretim düşmüş, işsizlik artmıştır. Uygulanan sıkı para politkası ile enflasyon oranında düşüş sağlanmıştı. Ocak 1991’de % 512 olan TEFE, 1992’nin ilk yarısında ortalama % 4 oranlarına kadar çekilmişti.

Carlos Menem 1989 yılında iktidara geldikten sonra yoğun bir liberalizasyon süreci başlatmıştır. Ortalama gümrük tarifeleri 1989-91 arasında % 40’dan % 20’ye indirilmişti. Sadece otomotiv ve elektronik sektörlerinde %35’lik bir oran sürdürülmüştür. 1991 yılında başlatılan Konvertibilite Planı ile döviz kurları dolara sabitlenmiş ve ücret artışlarının verimlilikle paralel artışı için sendkalarla anlaşılmıştı. 1991’de KDV oranları %16’dan % 18’e çıkarılarak vergi yapısında da değişikliklere gidilmiştir. Bu planın başarılı sonuçları ortaya çıkmasıyla IMF ile stand-by anlaşmaları ve Dünya Bankası’ndan alınan kredilerle bir istikrar sağlanmıştı.

1990 sonrası birçok yapısal raformun gerçekleştirilebilmesi için 300’e yakın kanun hükmünde kararname çıkarılmıştır. Özelleştirme, yoğun bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Askeri fabrika, tersane, havaalanlarına varıncaya kadar uygulanmıştır. Bu dönemde uygulanan 1 $ = 1 peso uygulaması ihracatçıların zorlanması sonucunu doğurmuştur. Yoğun ve sert bir şekilde uygulanan ekonomik program sayesinde enflasyon % 5000 düzeylerinden 1994’te % 5, 1995’te % 3.4’e kadar düşmüştür.

Yapılan Özelleştirmeler: Latin Amerika Ülkeleri arasında en kapsamlı özelleştirme programını Arjantin uygulamıştır. Telefon şirketi’nin % 60’ı, devlet hava yollarının %85’i özel ortaklara satılmıştır. Ayrıca özel sektörün gelişmesi için teşvikler yapılmıştır. Devlete ait petrol işletmeleri, karayolları, elektrik-telefon kuruluşları, enerji kuruluşları, limanlar, su arıtma tesisleri, petrokimya tesisleri özelleştirildi. 1990-95 yılları arasında yapılan özelleştirmeler ile nakit 16.5 milyar dolar gelir elde edildi. Bu para borç ödemek için yapılan hisse takası ve borç transferi yoluyla kamu borçlarının 16 milyar dolarlık kısımını karşılamada kullanıldı. Bu dönemde uygulanan program başarılı olarak kabul edildi. Yabancı semaye akışı tekrar sağlandı.

1995 yılının ilk aylarında Meksika krizine benzer bir krizi önleme durumuyla karşı karşıya kalındı. Yabancı yatırımcıların ve Arjantinlilerin ülke içindeki sermayelerini çekmeleri, banka mevduatlarını ve uluslararası rezervleri düşürerek bankaacılık sistemini büyük bir baskı altına sokmuştur. Bu nedenle 1991’den itibaren dolara endekslenen pesonun devalüe edilmesi gündeme geldi. Ama o yıllarda IMF, Dünya Bankası ve Uluslararası Amerikan Kalkınma Bankası’ndan alınan krediler ile bunun önüne geçildi. Kamu harcamaları da kontrol altına alınarak borçlanma ihtiyacı ortadan kaldırılacak düzeyde bir bütçe fazlası elde etmeyi başardılar. 1995 ikinci çeyreğinde ise kamu harcamalarının düşmesi, özel sektör yatırımlarının da durması ile işsizlik % 18.6 düzeyine çıktı.

Arjantin'de 1991 yılında "Para Kurulu" oluşturularak, pesonun değeri bire bir düzeyinde dolara bağlanmıştır. Arjantin'in resmi para birimi haline getirilerek, iç piyasadaki fiyatların dolarizasyonu gerçekleştirilmiştir. Ancak fiyatların dolara göre belirlenmesi, bir yandan reel ücretlerin düşmesini sağlarken, diğer yandan ithalatı artırmıştır. Bunun sonucu olarak, dış ticaret açığı giderek büyümüş ve 1997 yılına gelindiğinde dış ticaret açığı 4 milyar dolara ulaşmıştır. Dış ödemeler dengesindeki açık ise 12 milyar dolar seviyesine çıkmıştır. 1999 Ocak ayında kaçınılmaz olarak devalüasyon yaparak dış ödemeler dengesi açığını ve buna bağlı olarak ortaya çıkan dış borç artışını önlemeye çalışan Arjantin hükümeti, Mart 2000'de IMF ile yeni bir stand-by anlaşması imzalayarak yeni "istikrar paketi"ni uygulamaya sokmuştur.

2001 yılının son döneminde Arjantin ekonomisinde yaşanan sorunlar, ülkeyi bir kriz içine sokmuştur. 7 Ocak 2002’de Arjantin’de son on yıldır uygulanan peso-dolar paritesi denkliğine son verilip, peso %29 devalüe edilmiş ve acil ekonomi planı yürürlüğe konulmuştur. Söz konusu acil kurtarma paketinde piyasa fiyatlarına müdahaleden bankacılığa ilişkin düzenlemelere kadar geçici acil önlemler alınmıştır.

Arjantin, yaşadığı bu son yaşadığı krize rağmen, Latin Amerika ülkeleri arasında kişi başına düşen GSYİH ve en düşük enflasyon oranı ile birinci, nüfusu ile Brezilya’dan sonra ikinci sırada yer almaktadır. İhracata yönelik tarımın özellikle çiftçilik ve balıkçılığın gelişkin olduğu Arjantin, doğalgaz, petrol, maden ve metal açısından zengin bir doğal kaynak altyapısına sahiptir. İnsan kaynakları açısından da yetişmiş işgücüne sahip, okuma-yazma oranı yüksek bir ülkedir.

Arjantin’de yaşanan, özellikle 1945 sonrası, ekonomik gelişim süreci sonunda belirli bir ekonomik altyapı oluşmuştur ve en son yaşanan kriz öncesi Arjantin kişi başına düşen milli gelir açısından birinci sırada yeralan bir ülke durumuna getirmiştir. 1970’li yıllara kadar imalat sanayinde aşırı korumacı politikalar izleyen Arjantin, 1990’lı yıllarda daha rekabetçi, yeniliği ve etkinliği hızlandıracak politikalar izlemeye başlamıştır. Konvertibilite Yasası ve yapısal reform ile birlikte imalat sanayinde köklü değişim yaşanmıştır. Özelleştirme kamu kesiminin rolünü azaltmış, büyük firmalar sektöre hakim olurken küçük ve orta ölçekli işletmelerin üretimdeki payları azalmıştır. Özelleştirmede izlenen politikalar sonucu sanayi kesiminde modernizasyon yaşanmış ve gıda ve içecek, motorlu taşıtlar, kimyasallar ve petro-kimya alanında önemli bir yabancı sermaye girişi yaşanmıştırdır.

Yabancı sermayeye yönelik özel teşvik sistemi ve Brezilya ile yapılan ikili anlaşma neticesinde otomotiv sektöründe büyük ilerleme sağlanmıştır. Ticaretin liberalize edildiği 1980’li yılların sonlarından beri, otomotiv sanayii halen miktar kısıtlamalarına tabii olan tek sektördür. Sözkonusu sektör yabancı rekabete karşı ithalat yasaklarıyla korunmasına rağmen, Nisan 1980’de motor sanayii ile imzalanan anlaşma ile birlikte yavaş yavaş yabancı rekabete açılmaya başlamıştır. Arjantin otomotiv pazarı son yıllarda hızla büyümüştür. 1990 yılında 99.676 birim olan üretim 1994 yılında 467.000 birime çıkmıştır. Fakat son yıllarda bu büyüme aynı hızda sürdürülememiş ve sektörde korumanın azalması nedeniyle yeniden yapılanma gereği ortaya çıkmıştır. Fiat ve Peugeots üreten “Sevel S.A.” Arjantin pazarının en büyük şirketidir. Bunu Renault ve Autolatina üreten “Ciadea” izlemektedir. Ford, Arjantin’deki fabrikasının yenileştirilmesi için büyük bir yatırım yapmıştır. Günümüzde otomotiv sanayi Arjantin ekonomisi için çok önemli bir konuma gelmiştir.
Otomotiv dışında, 2000 yılı için sanayi üretimindeki büyümeyi ara malı niteliğinde olan, kimyasallar, tarımsal kimyasallar, mineraller ile tekstil ara malları, kağıt ve selüloz üretimi sağlamıştır. Gıda, çimento ve makina sektöründe daralma yaşanmıştır. Ekonomik istikrarsızlık pek çok yabancı firmanın Arjantin’i terketmesine yol açmıştır.


İHRACAT(fob) 26 409
Tarımsal ürünler 7 848
Sanayi ürünleri 8 196
Temel ihtiyaç maddeleri 5 428
Petrol ve benzin 4 938
İTHALAT(cif) 25 243
Sermaye malları 5 886
Ara mallar 8 443
Tüketim malları 4 609
Petrol ve benzin 1 035
Taşıt araçları 799
Diğerleri 23
DENGE 1 166
Tablo: Dış Ticaretinde Başlıca Ürün Grupları-2000 (Milyon $)- Kaynak:

Only registred user can see link on this forum!
Registred or Login on forum!





1.2. BREZİLYA

1.2.1. Siyasi Tarihi

1808’de Napolyon istilası sonucu ülkesini terkeden portekiz kralı ve yakınlarının yerleşmesi ve daha sonra eski Portekiz kralının oğlunun (1. Pedro) başa geçmesiyle bağımsız bir krallığa dönüştü. Ülke göç alarak büyüdü. 1889’da askeri darbeyle kral devrildi ve cumhuriyet kabul edildi. 1930’a kadar diğer Latin Amerika Ülkeleri’nin aksine 12 cumhurbaşkanı tarafından yönetildiler. 1930-45 ve 1951-54 arası başkanlık yapan Vargas ülkenin yapılandırılmasına ağırlık verdi. 1961-64 arası siyasi istikrarsızlıkların olduğu yıllardı.1964’te askeri darbe oldu 1974’e kadar askeri cuntalar yönetti. 1974’te ise General Geisel, kendini seçim yaparak cumhurbaşkanlığına getirdi. 1979’da General Figueiredo’da aynı yolu izleyerek cumhurbaşkanı oldu. Sivil yönetimler süreci ise 1984 yılında başladı.


1.2.2. Ekonomik Gelişim süreci

Brezilya 165.9 milyon (2000 yılı) nüfusa, yoğun tropikal ormanlara ve geniş yüzölçüme sahip bir ülkedir. Dünya ülkeleri arasında nüfusuyla beşinci, GSMH’sı ile sekizinci sırada yer alan bir ülkedir. Nüfusun hala önemli bir kısmı tarımla geçinmektedir. Çok zengin yeraltı zenginliklerine sahip bir ükedir. Özellikle; demir, elmas, manganez, kurşun, boksit ve petrol bunların en önemlileridir. Ulaşım ve petrol gibi stratejik bazı sektörlerin dışında artık serbest piyasa koşullarının egemen olduğu bir ülkedir. Ülkede birçok özelleştirmeler halen yapılmaktadır. Günümüzde Brezilya kimyevi madde ve yiyecek işleme, demir ve madeni ürünler, ulaşım techizatı, tekstil,giyim sanayi ürünleri konusunda epey gelişmiştir. Kahve, soya fasülyesi ve diğer tarımsal ürünler halen en önemli ihraç maddeleridir. Ülke, özellikle otomotiv endüstrisinin gelişimi ile imalat sanayinin GSYİH’daki payı yükselmiştir

Brezilya’nın ekonomi tarihi tek bir ihraç maddesinin üretimine dayanan dönemlerin biribirini takip etmesi olarak anlatılabilir. Portekiz sömürgeciliğinin ilk yıllarında 16 yy.-17 yy’larda şeker kamışı, 18 yy’da değerli madenler ( altın ve gümüş ) ve mücevherler (elmas ve zümrüt ), 19 yy ve 20 yy’ın başında kahve üretimi bu sürecin ana hatlarını belirler.

19 yy’nın ortalarında tekstil üretim yapan küçük fabriklar kurulmuştur.İmparator Pedro zamanında yeni teknolojiler getirilerek sanayileşme hareketi başlatılmıştır. 1889’da cumhuriyet yönetimine geçilmesi ve köleliğin kaldırılması ile Brezilya Ekonomisi büyük bir bunalım içine girmiştir. Ama cumhuriyet hükümetlerinin gösterdiği gayretler ile ekonomi yeniden dengeye gelmiştti.İlk büyük sanayileşme hamlesini 1. Dünya Savaşı yıllarında gerçekleştirdiler. 1940’larda Rio de Janerio’da, ABD Eximbank kredisi ile ilk çelik fabrikasını kuruluşu gerçekleştirildi. 1950-70 arası sanayileşme süreci, otomotiv, petrokimya, çelik sanayilerinin oluşturulması, genişletilmesi ve ekonomi altyapının oluşmasına katkıda bulundu. 2. Dünya Savaşı sonrası Brezilya GSMH büyüme oranı ile 1974’e kadar % 7.4’lük bir oranla çok yüksek oranlar yakaladı. 1947-60 arasında uygulanan ithal ikameci sanayi politikaları sayesinde hızlı ekonomik büyüme sağlanmıştı. 1964 yılından sonra sanayide büyümenin hızlandırılması için kamu ve özel sektör girişimleri artmıştır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ülkenin ekonomik gelişimi büyük ölçüde yurtiçi pazar tarafından sağlanan ithal ikameci sanayileşmeye dayalıydı. 1965 yılından itibaren ekonomi hızla büyüdü, büyük ve çeşitlendirilmiş sanayi sektörü geliştirildi. Bununla beraber, 1970’lerin sonuna doğru ithal ikameci sanayileşme çökmeye başladı. Çünkü, korumacı politikalar içe dönük ve etkin olmayan bir ekonomiye yol açmaktaydı. Ayrıca birbirini takip eden dış şoklar hiperenflasyonu körükleyerek, yatırımı düşürerek, gelir dağılımını kötüleştirmişti.

1970’li yıllarda ise Brezilya, diğer Latin Amerika Ülkeleri gibi ABD, Avrupa ve Japon bankalarından yoğun şekilde borçlanmıştı. Bu krediler, özel sektör için cazip olmayan alanlarda altyapı ve diğer devlet girişimlerine yönlendirilmişti. Bu sermaye girişi ülke için olumlu olmuştur; Brezilya GSYİH’si petrol krizine rağmen yılda ortalama % 8 oranında artmıştır. Ama 1980’lerin başında, dünya faiz oranlarında büyük artış olması ve ürün fiyatlarında (özellikle hammadde) düşüş bir borç krizinin oluşmasına yol açmıştır. Sermaye girişinin düşmesi, yatırım hacmini düşürmüştür. Bu ağır borç yükü, kamu maliyesini zorlamıştır. Bu yıllarda enflasyon artmıştır. 1987’de hükümet dış ticaret borç faizi ödemelerini askıya aldı. 1940’lı yıllarda %7 gibi yüksek büyüme oranlarına sahip Brezilya, 1980’li yıllarda ancak % 2 gibi bir orana ulaşabilmiştir.

1980’lerde yaşanan kriz ithal ikameci sanayileşme modelinin bittiğinin sinyallerini veriyordu. 1990’ların başında iktisat politikası başlıca üç alanda toplanabilir; ekonomik istikrar, Açık Pazar ekonomisine kayma ve uluslararası finans topluluklarıyla ilişkileri normalleştirme. İlk önce ekonomik istikrarın sağlanması için katı bir mali disiplin uygulandı, vergi reformları ve yasaları getirildi. 1992’de fiyat kontrolleri azaltıldı.1993’te ise serbest pazar ekonomisinin oluşması için gerekli ortam oluşmuştu. 1994 yılında Yeni para birimi “Real” tedavüle çıkarıldı. İthalat vergileri azaltıldı.1992’de eski borçların ödenmesi için anlaşmalaar yapıldı. Yabancı sermayenin ülke içine güvenle girilmesi için yapılan bu girişimler yabancı sermaye akışını hızlandırdı. 26 Mart 1991’de Brezilya, Arjantin, Paraguay, ve Uruguay imzalanan anlaşma ile Güney Ortak Pazarını ( Mercosul) kurdular.

1986 yılında uygulamaya konulan ve enflasyonu azaltmayı hedefleyen Cruzado Planı’nın ardından enflasyon oranını düşürmek ve yabancı yatırımcıları yeniden ülkeye çekebilmek için istikrar programları uygulanmaya başlandı. Adını devlet başkanı Collar’dan alan 1. Collar Planı kısa bir sürede enflasyon üzerinde etkili oldu ama kalıcı bir çözüm getirmedi. Bu nedenle enflasyonu düşürmek için 2. Collar Planı uygulmaya sokuldu. Yeni para birim Real tedavüle çıkarıldı. Ticaretin liberalleştirilmesi hızlandırıldı. Ama bu planda başarıya ulaşamadı. 1994 yılında uygulamaya sokulan Real Planı’na kadar yüksek enflasyon oranları yaşandı.( 1993’te % 1921, 1994’te % 2502) Planın amacı enflasyonu düşürmek, ekonomik büyümeyi sürdürmek ve gelir dağılımını iyileştirmekti. Öncelikli olarak kamu harcamalarının azaltılması ve bütçenin dengelenmesi amaçlandı. Para birimi yine değiştirilerek “Real” dolaşıma çıkarıldı, fiyatlar ve ücretler endekslendi.1995 yılında ise Carodoso tarafından yapılan program uygulanmaya başlandı. İthalatı azaltıcı önlemler alındı. Bu programlar sonucu enflasyon 1995’te % 76.8’e, 1996’da % 16.5’e, 1997’de ise % 6.4’ düşmüştür.

1990’ların Brezilya’sında, liberalizasyon çabalarının sonucunda özellikle otomotiv endüstrisi ve altyapı gibi ekonominin belli sektörlerinin büyümesi ve modernizasyonunda özelleştirme ve doğrudan yabancı yatırımlar önemli rol oynamıştır. 1994’e kadar yurtiçi talepteki büyüme yurtiçi çıktı miktarındaki genişlemeyi geçmiş, bilhassa imalat sanayiinde ithalat yükselerek, ihracat büyümesi duraksamıştır. Ticaret dengesi de açık verdiği için hükümet, kredileri daraltarak ve faiz oranlarını yüksek tutarak tepki vermiştir. Gayrisafi yurtiçi hasıla büyüme oranının düşmeye başlamasıyla beraber, 1995’in ilk çeyreğinde para politikası gevşetilmiş, 1996’nın ikinci çeyreğinde iyileşme başlamıştır. 1997 yılının sonlarında Asya krizi, hükümeti faiz oranlarını artırmaya zorlamış, büyüme yıldan yıla düşme kaydetmiştir. 1998 yılının ilk yarısında faiz oranlarında aşağı giden eğilimin, ikinci yarıda iyileşmeye yol açacağı düşünülmüş, fakat bu süreç Eylül ayından sonra sermaye piyasalarındaki dalgalanmadan ve sıkı para politikasından ötürü tersine çevrilmiştir. 1998’in son çeyreğine doğru durgunluk derinleşmiş, gayrisafi yurtiçi hasıla yıldan yıla %2.1 oranında daralmıştır. 1999 yılında Real’in devalüasyonu gerçekleştirilmiş, tarım ürünleri çıktısı ve petrol üretiminde artış meydana gelmiştir. İmalatın durgunlaşmasına rağmen, perakende hizmet sektörü büyüme kaydetmiştir. Kısaca, Brezilya ekonomisi 1999 yılında gerçekten %0.8 oranında genişlemiştir. Brezilya 1999 yılında yaşadığı krizi atlatmıştır. 1999 yılının ikinci çeyreğinden itibaren döviz kuru istikrara kavuşmuş, enflasyon yılın sonlarına doğru yükselmekle birlikte kontrol altında tutulabilmiş, faizlerde yaşanan düşüş yatırımları teşvik etmiş ve kamu finansmanını olumlu etkilemiştir. Tarımsal üretimde yaşanan artışlar ve devalüasyonun etkisiyle tüketicilerin yerli mallara yönelmesi de ekonominin çabuk toparlanmasını sağlamıştır. 2000 yılında da % 4 oranında büyüme sağlanmıştır.



Tarım %8.7
Sanayi %33.9
Hizmetler %57.4

GSYİH’nin Sektörel Dağılımı –1999-Kaynak:

Only registred user can see link on this forum!
Registred or Login on forum!



Yaklaşık on yıl önce hızla gelişmeye başlayan imalat sanayi atıl kapasitesiyle beraber çok çabuk büyüme kaydetmiştir. Bilhassa otomobil endüstrisi yurtiçi satış ve toplam çıktı yönünden rekor kırmış, dayanıklı tüketici mallarının alımı da giderek büyümüştür. İmalat sanayinin Gsyih oranı % 33.9 gibi rakamlara ulaşmıştır.

1995 1996 1997 1998 1999
Toplam İmalat 1,7 1,1 3,6 -3,3 -1,7
Sermaye Malları 0,3 -14,1 4,8 -1,6 -9,2
Ara Mallar 0,2 2,9 4,6 -0,7 1,8
Tüketici Malları 6,2 5,3 1,2 -5,4 -2,9
Dayanıklı Mallar 14,5 11,2 3,5 -19,6 -9,4
Yarı Dayanıklı-Dayanıklı Olmayan Mallar 4,2 3,7 0,5 -1,1 -1,3

Tablo: Sanayi Üretimi (% Yıllık Büyüme)-Kaynak:

Only registred user can see link on this forum!
Registred or Login on forum!




2001 yılı Brezilya ekonomisi için beklenenden daha zor bir yıl olmuştur.Beklenen % 4’lük büyüme yaşanan ekonomik zorluklar nedeniyle gerçekleştirilememiştir. Dünya ekonomisindeki yavaşlama, Arjantin ve Türkiye’de yaşanan ekonomik krizler Brezilya ekonomisininde yavaşlamasına neden olmuştur. Bu gelişen piyasalarda yatırım yapan kişilerin daha güvenli piyasalara kaymasına neden olabilir. Böyle bir tehdit Brezilya’yı da olumsuz etkileyecektir.

1.3. ŞİLİ

1.3.1. Ekonomik ve Siyasal Gelişim Süreci

Şili’de diğer Latin Amerika Ülkeleri gibi belirli, temel ihraç ürünleri sayesinde ekonomisini ayakta tutan 4 milyon nüfuslu bir ülkedir. 19 yy., 20 yy. Başlarında bakır ve nitrat başlıca ürünlerdi. 1930’lı yıllarda oluşan ekonomik krizinde etkisiyle sanayi ürünleri ithalatına yüksek vergiler getirildi. 1939’da devletin ekonomiye müdahale geleneğinin de etkisiyle birçok kamu kuruluşunun da bünyesi altında toplandığı Ulusal Kalkınma Şirketi ( CORFO) kuruldu.

Devlet, sonraki yıllarda da ekonomik yaşamda temel güç haline gelmiştti. 1960’ların sonlarına doğru, ekonomi devletin müdahalesine rağmen yeteri gelişme gösterememişti. Şili’nin nüfusu % 2.1 artarken, GSYİH 1966-70 arası % 4 oranında düşmüştü ve işsizlik, enflasyon oranları yükselmişti. 1971’de Allende hükümeti, Konnecott ve Anaconda bakır madenlerini millileştirince ABD’nin tepkisini çekti. 1973 yılında darbeyle iktidara gelen Pinochet başkanlığndaki askeri hükümet, 1989 yılına kadar uyguladıkları politikalarla ülkeyi serbest piyasa ekonmisine geçmesi için gerekli altyapıyı oluşturdular. Bu dönemde yerli ve yabancı sermaye yatırımları artmıştı. Sermaye üzerine getirilen kısıtlamalar kaldırıldı. Bu ekonomik düşüncenin mimarı “Chicago boys” olarak adlandırılan Monetarist ekonomistlerin yardımıyla, ülke açık bir ekonomi haline getirilmeye çalışılmıştı. Bunu sağlamak için; ticaret kontrolleri azaltılmış, gümrük tarifleri birçok alanda %10 seviyelerine düşürülmüştü. Şili en uzun süreli Dünya Bankası ve IMF destekli yapısal uyum programları uygulayan ülkelerin başında gelir. Bu destek programları ile birlikte serbest pazar fiyatlaması, ticari ve liberalleşme, deregülasyon (ekonomiyi bürokrasiden arındırma) yoğun bir şekilde uygulandı.

1981 yılında ortaya çıkan borç krizinin ve hammadde fiyatlarının düşüşü ile ülke dış ticaret dengesi büyük açıklar vermiştir.1984 yılına kadar ekonomi büyük bir durgunluk içine girmişti. Bu yıldan sonra ise 1991’e kadar yılda ortalama % 4 dolayında büyüme gerçekleşmiştir. 1989’da %10 büyüme olmuştur ama enflasyon iki katına çıkarak % 21 seviyelerine yükselmiştir. İthalat artmıştır. 1980’lerin sonunda 1970’li yıllarda başlayan liberalizasyon süreci sonucu, Şili ekonomisi büyük bir değişime uğramıştı. 600 kadar devlet işletmesi özelleştirildi. Şili ekonomisi, Latin Amerika’nın en çok korunan ekonomisi iken en az korunan ekonomisi haline geldi. Dış ticaret üzerindeki tüm miktar kısıtlamaları kaldırıldı ve tüm mallar için %10’luk bir gümrük vergisi getirildi. Yabancı yatırımcılar çelik, telekomnikasyon gibi sektörlerde büyük hisselere ile ekonomide güç kazandılar. 82 Şili ekonomisi, Pazar yönlü liberalleşme döneminde etkinlik sağlama ve enflasyonu önleme adına sanayisizleşme yoluna girdi. 1960’larda sanayi sektörünün GSMH’ye katkısı ortalama % 26 iken, 1980’li yıllarda %20’nin altına düştü. İhracatın yoğun şekilde desteklenmesi, ormancılık, balıkçılık, meyve yetiştiriciliği sektörleri gelişme göstermişti.

1990’da seçimlerde Alywin’in iktidara gelmesi ile yeni bir döneme geçilmiştir. Vergi reformu, emek piyasasında yapılan düzenlemeler yapılmıştır.Yatırımların canlanması ve doğru para politikaları ile büyüme oranı % 6 olarak gerçekleşmiştir. Enflasyon düşmüştür. Cari işlemler dengesi ilk defa artıya geçmiştir. 1992-93 yılları büyüme oranı % 6 olarak gerçekleşti. Enflasyon oranı % 13 seviyelerine çekildi.

Yıllar İhracat İthalat Hacim Denge
1992 10,0 9,2 19,2 0,8
1993 9,2 10,2 19,4 -1,0
1994 11,6 10,9 22,5 0,7
1995 16,1 14,7 30,8 1,4
1996 15,4 16,5 31,9 -1,1
1997 16,7 18,2 34,9 -1,5
1998 14,9 17,4 32,3 - 2,5
1999 15,6 14,0 29,6 1,6
2000 18,1 16,7 34,8 1,4

Tablo:Yıllara Göre Şili’nin Dış Ticareti (Milyar $)- Kaynak:www.igeme.org.tr

Bu tabloya bakarsak Şili ekonomisinin artık istikrarlı hale geldiğini ve ekonomide yaşanan liberalizasyon süreci sonunda belirli aşamaları geçtiğini söyleyebiliriz. İmalat sanayinin GDP’deki payı azalmasına rağmen, Şili ekonomisi, dış ticareti dengede olan ve düşük enflasyon oranına sahip bir ülke haline gelmiştir.

1.4. MEKSİKA

1.4.1. Ekonomik ve Siyasi Gelişim Süreci

Meksika, günümüzde NAFTA’nın da etkisiyle gelişme yolunda ilerleme kaydeden 100 milyon (temmuz 2000) nüfuslu bir ülkedir. Petrol üretiminde dünyada dördüncü sıradadır.1920-40 döneminde yapısal reformlarla ülke ilk sanayileşme adımlarını attı.1 940-1975 arasında büyük bir atılım gerçekleştirildi. Bu dönemde siyasi istikrarın sağladığı güven ile ekonmiyi geliştirme çabaları başladı. Bu dönemde güdümlü ve planlı bir devlet sosyalizmi ile kapitalist anlayışta bir serbest girişimci kesimin bir arada bunu götürmesidir.ABD’ye yakınlık dış ticaretin gelişmesinde çok önemli bir rol oynamıştır. 1970’li yıllarda zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarının bulunması ile daha önce petrol ithal eden ülke, petrol ihraç etmeye başlamıştır.

1980’lerde çok büyük miktarlara ulaşan dış borçlar ve yüksek enflasyon, Meksika ekonomisini büyük bir krize sürüklemiştir. Dış borç ödemeleri 1984 yılında yeni bir takvime bağlanmıştı. Uygulamaya sokulan sıkı para politikaları başarılı olmayınca 1986 yılında yeniden ödeme zorlukları yaşanmıştır. 1989’da IMF ve Dünya Bankası destekli yoğun programlar uygulanmaya sokuldu. Bu programın amacı çarpıklıkları ortadan kaldırarak büyümeyi sürdürmekti. Etkin üretim için devletin ekonomideki ağırlığı azaltılmalı, ücret indirimleri, devalüasyonlar ve ticaretin liberalleştirilmesi gerçekleştirilmeliydi. 1980 sonrası devletin ekonomideki ağırlığı azaltıldı. Devletin yaptığı sermaye yatırımlarının toplam kamu harcamalarına oranı, 1982’de %19.3 iken 1988’de % 4.4’e düştü. Büyük miktarlardaki dış borçları da ödemek için ihracatın artması gerekiyordu. Bunun için Peso birçok defa devalüe edildi. 1980 sonrası yaşanan liberalizasyon süreci içinde sanayide gelişme olumsuz oldu. Gümrük oranlarının % 50’den % 20’ye indirilmesi, ithalat kısıtlamalarının kaldırılması ile birçok iflaslar yaşandı. Reel ücretler çok büyük oranlarda düştü. 1990’larda uygulanan programları ve özelleştirmeler ile kamu sektörü küçültüldü. 1982’de 1155 kit varken, 1990’da 285’e indi. Ekonomide, özel sektörde yoğun tekelleşme eğlimi görüldü. Salinas hükümetinin 1973 yılında çıkardığı sınırlayıcı yabancı sermaye yasası yürürlükten kaldırıldı ve yabancı sermayenin ülkeye girişi kolaylaştırıldı. NAFTA’ya katılma perspektifi altında yapılan düzenlemeler ile yabancı sermaye girişi daha da hızlandı. 1980 sonrası ekonomik büyüme yavaşlıyordu.

1980’li yıllarda uygulanan anti enflasyonist politikalar ile enflasyon, 1987’de % 160 iken 1993’te % 7’lere gerilemiştir. 1993’ün ilk yarısında % 1.3 büyüme kaydedildikten sonra para politikları gevşetilmiştir. 1994 yılından sonra ise cari açık sorunun ortaya çıkması ve yoğun siyasi istikrasızlıklar ve dövize olan aşırı bir talebin oluşması hükümet programının sonunu getirmiştir. 1994 yılında Peso devalüe edilmek zorunda bırakılmıştır. 1995 Başında uygulamaya konulan yeni program ile kamu harcamalarının kısılması, özelleştirmelerin devam etmesi öngörülmüştür.
Bu ekonomik gelişmelerin ışığında Meksika, Latin Amerika’nın en fazla sanayileşmiş ülkesi haline gelmiştir. İmalat sanayi Meksika GSYİH’sinin %19.1’ini oluşturmaktadır. İhracatının %85’ine yakın kısmını mamul mallar oluşturmaktadır. Meksika’nın günümüzdeki konumuna gelmesini 1940’lardan sonra uygulanan politikalara borçludur. 1940’larda başalayan hükümet politikaları sanayileşmeyi hedeflemiştir. Bunun için petrol fiyatları ve ücretler düşük tutulmuştur. 1980’lere kadar ithal ikameci politikalar izlenmiştir. Hammaddelerin bol olması belirli sektörlerin oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. Demir cevheri; çelik sanayiini, pamuk üretimi; tekstili, çelik ve metaller; mamul metal ürünlerini, petrol; petrokimya ürünlerinin üretimini sağlamıştır ve bu alanlarda sanayiler oluşmasında katkıda bulunmuştur. 1980 sonrası yeni ekonomik anlayışın başlamasıyla ihracat önem kazanmıştır. Bu nedenle elektrik-elektronik, otomotiv, çeşitli makinalar, kimyasal maddeler, endüstriyel demir dışı metaller, işlenmiş kahve, cam ve cam ürünleri ihracatı artmıştır. 1995 yılında yaşanan büyük daralmadan sonra, imalat sanayi büyümesini devam ettirmiştir. 1996-97 yıllarında ortalama % 10 büyüyen sektör 1998’ % 7.4 büyümüştür.


Yıl GSYİH (Milyar USD) Kişi Başına Gelir (USD) Büyüme Oranı (%) Enlasyon Oranı (%) İhracat (Milyar USD) İthalat (Milyar USD)
1995 286,2 3.177 - 6,2 35,0 79,5 72,5
1996 329,5 3.540 5,1 34,4 96,0 89,5
1997 401,5 4.284 6,8 20,6 110,4 109,8
1998 415,0 4.341 4,8 15,9 117,5 125,4
1999 483,6 4.965 3,7 16,6 136,7 142,1

Tablo: Temel Ekonomik Göstergeler-Kaynak:

Only registred user can see link on this forum!
Registred or Login on forum!



Meksika ekonomisi Latin Amerika ekonomileri arasında en iyi durumda olandır ve artık Meksika gelişmekte olan ülkeler sınıfından çok gelişmiş ekonomiler sınıfında değerlendirilmektedir. Doğal kaynakları ve ABD ile olan yoğun ekonomik ilişkileri, Meksika’nın gelişmesindeki en önemli etkendir.











































İkinci Bölüm


Latin Amerika Ülkelerinde Uygulanan Ekonomik Politikalar

2.1. Ekonomik Gelişmede Devletin Rolü

Yapısalcı Ekol: Ekonomi biliminin doğuşundan günümüze, devletin ekonomideki rolü konusunda önemli tartışmalar yapılmış, birçok teori ortaya atılmıştır. Liberal düşüncenin en uç noktasını temsil eden Adam Smith’in “görünmez el” mekanizmasında bile, temel hizmetleri sağlama anlamında ekonomide devlet vardır. Bu nedenle devletin ekonomik hayatta bir önemi vardır. Ama devletin, ne zaman ve ne şekilde Ekonomik yaşamda etkin olacağına yönelik büyük tartışmalar vardır. İktisadi gelişmede devletin ve piyasanın ekonomideki göreli rollerinin ne olması gerektiği tartışmaları, 1929 dünya ekonomik bunalımından sonra yoğunlaşmıştır. Newyork Borsası’nda hisse senetlerinde meydana gelen aşırı değer kaybından sonra, mali sektörde başlayan bunalım, bütün sektörlere yansımıştır. Dünyada uluslararası üretim ve ticaretin hacmi daralmıştır.İşsizlik artmıştır. Bu bunalım, ekonominin kendi kendini düzenleyeceğini ileri süren Neoklasik yaklaşıma olan güveni azaltmıştır. Bu güven bunalımından sonra, Neoklasik yaklaşımın reddiyle ortaya çıkan Keynesyen yaklaşım, gelişimi ülkelerdeki iktisadi olayları makro düzeyde analiz etme düşüncesinden hareketle uygulamada refah devletine kapı aralamış ve Neoklasik teorinin yerini almıştır. Az gelişmiş ülkelerdeki ekonomik analizlerde ise, kalkınma iktisadı, Neoklasik yaklaşımın yerin almıştır.

Tam istihdamı sağlamak amacıyla devletin, üretim sürecine müdahale ederek ekonomiyi yönlendirmesini öngören Keynezyen yaklaşım, 1950’lerde ve 1960’larda kalkınma iktisadı alanındaki çalışmaları etkilemiştir. Rostow, Gerschenkron, Leibenstein ve Hirschman gibi teorisyenlerce geliştirilen ve Yapısalcı yaklaşım olarak da ifade edilen teori, kalkınmakta olan ülkelerde piyasa mekanizmasının başarısızlığını ve bunun yerini tutacak hükümet müdahalesine olan ihtiyacı ön plana çıkarmışlardır. Piyasanın yeterliliğine duyulan güvensizlik, Yapısalcı yaklaşımın temelini oluşturur.Yapısalcı ekole mensup ekonomistler üstü kapalı biçimde devletin ekonomiyi yönetme konusunda sınırsız bir yeteneğe sahip olduğunu düşünmüşlerdir. Bu nedenle kalkınmanın temel dinamiği olarak, ulusal gelirin müteşebbis sınıfa geçişini sağlayabilecek merkeziyetçi, güçlü, otoriter, modernleştirici ve akılcı bir devletin varlığını gerekli olduğunu düşünmüşlerdir.

Latin Amerika kökenli bu fikirler özellikle 1930 yılından sonra ağırlık kazanmıştır. 1929 (ya da 1914) öncesi, ihracat önderliğindeki büyüme modelinin, endüstrileşmeyi ve büyümeyi engellediği söylendi. Gelişmiş ülkelerdeki 1929 derin ekonomik krizini takip eden yıllarda Latin Amerika endüstrileşmesinin gerçekleşmesinin mümkün olduğunu iddia edilmiştir. Dünya ekonomik krizi ve uluslararası ticaretteki azalış, ülkelerin dış ticaret sektörlerini derinden etkiledi ve ekonomik uluslararasılaşmayı sağlayacak olan sosyo-kurumsal düzeni baltaladı. İthalat-ihracat kompleksinin çöküşü Latin Amerika toplumlarında anti-endüstri önyargılarını kaldırdı. (gelişmiş ülkelerdeki endüstri burjuvası ve yeni başlayan endüstri proleteryasının yükselişi ile oluşan ticari oligarşiye olan önyargılar kalktı).

Güney Amerika'daki ekonomik büyümenin yapısını ve oranını araştırmaya yönelik temel metodoloji, Latin Amerika üzerinde hakim yapısalcı ve bağımılılık literatürüdür. Yapısalcılar ve bağımlılık okuluna mensub olanlar birçok neo-klasik öneriyi reddetmişlerdir. Bu okullar, herşeyden önce ekonomik değişimin farklı aşamalarının özelliklerini ve Latin Amerika'nın yapısal zorlukları üzerine ilgilidirler özellikle endüstrinin ortaya çıkmasını ve imalat sanayinin lider sektör olarak sağlamlaştırılmasını önleyen faktörleri ile ilgilenmişlerdir.. Bu Latin Amerika üzerine yapılan araştırmaların temel sebebidir.

1950’li yıllar az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için kalkınmaya yönelik umutların arttığı yıllardı. Ekonomik olarak kalkış noktasına ulaşıldığı zaman, modernleşileceği, gelişmiş batı ülkeleri gibi olabilmenin sağlanabileceğine yönelik büyük bir umut vardı. Bu yıllara kadar az gelişmiş ülkelerin kalkınma sorunlarına yönelik çözümlerin gelişmiş batılı ülkelerden önerilmesi ve bu gelişememiş ülkelerde, her alanda olduğu gibi entellektüel bazda da geçerli olan bağımlılık, kendi ülkelerinin sorunlarının çözümünde onları zorlamıştı. Kalkınmaya yönelik tezler hep gelişmiş ülke kökenliydi. Yerel bazda incelenmemiş, sorgulanmamış çözümler içeriyordu.

Gelişmiş ülkelerden, her alanda yoğun ithalat yapılıyordu. Bu da az gelişmiş ülkelerin onlaraa bağımlı kalmasına ve kendi teknolojisini, fikirlerini üretmesini engelliyordu. Özellikle 1950’li yılların vermiş olduğu iyimser hava ile Latin Amerika iktisatçıları ve sosyal bilimcileri, bu bağımlılığın bilincine varmaları ve bu batılı fikirlere biraz daha eleştirel gözle bakmaları sonucunu verdi. İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’nin yükselen gücü, arka bahçesi olarak gördüğü Güney Amerika siyasetine aktif olarak müdahalelerde bulunması, halkın yoğun olarak şiddete maruz kalması bu fikirlerin gelişmesine de paralel gitmekteydi. 1929 Ekonomik krizi Güney Amerika ülkeleri için yeni bir sanayileşme stratejisine daha anlamlı bakılmasını (ithal ikameci sanayileşme) sağladı.

1948 yılında oluşturulan Latin Amerika Ekonomik Konsorsiyomu’nun (ECLA) oluşturulması ve Şili’de BM’ye bağlı bir komisyonun, özgün bir azgelişmişlik analizine yönelmesi bu ülkelerdeki geleneksel sanayileşme stratejilerinden farklı stratejilerin oluşmasına katkıda bulunmuştur. ECLA’nın direktörlüğünü de yapan Arjantinli Raul Prebisch bu süreci desteklemiştir. Raul Prebisch; Güney Amerika ülkelerinin geri kalmış olmasının nedeninin biraz da dışarda aranması gerektiğini ve bu ülkelerdeki geriliğin nedeni olarak uluslararası işbölümü ve uzmanlaşma ve uluslararası planda geçerli olan serbest ticaret olduğunu söyleyerek geleneksel görüşten bir kopma olduğunun belirtilerini göstermiştir.

Prebisch’e göre, uluslararası işbölümünde Latin Amerika ülkelerinin hammadde ihracatı yaparak, dünya ekonomisinin çevresinde bir konum veriliyordu. Bu yapısalcı tezlerin üzerinde durduğu sorunlardan biri; gelişme ve az gelişmenin, kalkınma ve kalkınmamanın bu sürecin sonucunda ortaya çıktığı görüşüdür. Bu nedenle Latin Amerika Ülkeleri, kendilerine biçilen sistemin “çevresindeki”, hammadde ihracına yönelik yapıyı kırmadıkça gelişemeyecektir. Sanayi devrimi ile yaşanan bir süreçte, bu gelişmiş ülkeler bu teknolojiyi tekellerine alarak, kendileri lehlerine bir uluslararası işbölümü oluşturmuşlardır. Gelişmi ülkeler sanayi devrimi ile yaşanan süreçte elde ettikleri yeni teknolojileri ekonominin bütününe yaymak yerine bunu içselleştirme yoluna gitmişlerdir ve bu teknolojileri “çevre” ülkelerine ihraç etme yoluna gitmişlerdir. Bu teknoloji “çevre” ülkelerinin gelişmesine değil hammadde üreten sektörlerin kullanımına sunulmuştur. Böyle bir süreç dünya üzerinde ikili yapı oluşturmuştur.Teknoloji ithal eden ve ihraç eden ülkeler olarak bölünme yaşanmıştır. Gelişmemiş ülkelerde yaşanan ekonomik sorunların temelinde bunun yattığını söylemişlerdir.

Az gelişmiş ülkelerde verimlilik olarak aralarında büyük farklar bulunan ikili bir yapı oluşmuştur. Emek yoğun sektörlerin var olması ve bu sektörde işgücünün büyük çoğunluğunun çalışması, modern, sermaye yoğun sektörlerdeki üşgücü üzerinde bir baskı oluşturmuş ve ücretlerin yükselmesini engellemiştir, bu nedenle bu ülkeler teknik olarak gelişme için gerekli olan motivasyonu azaltmıştır. Yani ihracat yapılarak sağlanan gelirler, yine ithalata bağımlı olunduğu için gelişmiş ülkelere transfer edilmiştir. Prebisch’e göre teknik ilerleme sonucu yaşanan verimlilik artışı, o ülkede mal fiyatlarında düşürücü bir etkide bulunur. Yani verimlilik artışı sonucu tüketiciler bundan faydalanır. Ücretler yükselir. Ama sanayileşmiş ülkelerde güçlü sendikalar bulunması, oligopolcü sermaye bunu engeller, bu da fiyatların düşüşünü önler, burda sermaye büyük kazanç sağlar. Çevre ülkelerde ( az gelişmiş ) ise sendikların güçlü olmaması, hammadde üreticileri arası rekabet, gelişmi ülkelerdeki gibi bir sonucun ortaya çıkışını engeller. Bu da sanayileşmiş ülkelerin her iki koşulda da karlı olmasını sağlıyor. Prebisch, uluslararası ekonomik işbölümünün getirdiği olumsuzlukları gidermek için; hammadde ihracatına vergi konması, sanayi çıkışlı tüketim malları ithalatının zorlaştırılması, işçi sendikalarının güçlendirilmesini ve hammadde üreticilerinin anlaşmaları gerektiğini söylemiştir.

Latin Amerika ülkelerinin içinde bulunduğu durumdan kurtulabilmesi için yapısalcı teori, açıkça kalkınmacı (Desarrolismo) bir retorik geliştirdi. Bu retorik devleti ekonomik, toplumsal ve politik değişmenin odağına yerleştirmiştir. Devlete bu konuda stratejik bir görev yüklemiştir. Yapısalcı tezler, ithal ikameci bir sanayileşme, planlama, devlet müdahalesini ve bölgesel bütünleşmeyi öngörüyordu. Bu devlet müdahalesi keynesyen uygulmalardan çok daha kapsamlıdır ve sadece tam istihdam hedefine ulaşmayı, üretimi artırmayı değil aynı zamanda sanayileşmeyi, ekonomiyi yeniden yapılandırmayı hedefliyordu.

Bu düşünce, önceden ithal edilerek sağlanan bazı tüketim mallarının ülke içinde üretimini öngördüğü için, ilk kalkışı sağlamada devletin rolü çok büyüktür. İthal ikameci bir sanayileşme, ekonomiyi krizlerden daha az etkileme imkanını da sağlayabilirdi. Böyle bir sanayileşmenin ekonomiyi olumlu etkileyeceğini ileri sürmüşlerdi. Yapısalcı tezler, özellikle Güney Amerika’da yaşanan enflasyonun nedenleri konusuna da eğilmiştir. Monetaristler enflasyonu parasal bir olgu olarak görürler, aşırı paranın aşırı satın alma gücü yaratarak enflasyona neden olacağını söylerler. Ama yapısalcı okula göre; enflasyonun nedeni, yapısal uyumsuzluklardan, ekonomik yapıda bulunan tıkanıklıklar veya yeterli esnekliklerin olmamasıdır. Kalkınmanın sağlanması için sosyoekonomik, politik reformların yapılması gerekir. İçerde kendi kendine yeterli, istikrarlı bir yapı oluşturularak bu denge sağlanabilir. Bu nedenle enflasyon, kalkınmayla çok yakın ilişki içindedir. Yapısalcı teori fiyat istikrarını kalkınmanın bir aracı olarak görürler.

Yapısalcı ekolün ortaya attığı bu görüşler, Latin Amerika ülkelerinin siyasi iktidarlarına sıcak gelmemişti. Bu nedenle başta toprak reformu olmak üzere birçok yapısal dönüşüm üzerinde radikal kararlar alınmamıştır. Bu ekolün ileri sürdüğü sanayileşme öncelikli bir amaç olarak kabul edilmiştir. Bu ekol aypısal sorunlara vurgu yapmasına rağmen, hala sorunu teknk bir sorun olarak görmektedir. Yatırımlara, sermaye birikimine önem veriliyordu. Laissez-faire kadar merkezi planlamaya da karşıydılar. Pazar ekonomisi esas alınıyor ama devlet denetimi öngörüyordu.

Yapısalcı okul, finansal liberalizasyona da şiddetle karşı çıkmıştır. Genel olarak, bu ekonomistler gelişmekte olan ülkelerin geri kalmasının temel sebeplerine vurgu yapmakta ve öncelikli olarak bu ülkelerde piyasaların verimli bir şekilde çalışmamasını göstermektedirler. Yine bu ülkelerdeki bir çok piyasada ağırlıklı olarak uygulanan fiyatların sabit olmasını, en azından kısa dönemde, bu piyasaların etkin çalışmadığının göstergesi olarak ileri sürmektedirler. Eleştirilerinin odak noktasını neo-klasiklerin varsaydıkları piyasanın çalışma biçiminin bu ülkeler için geçerli olamayacağı oluşturmaktadır. Finansal liberalizasyon sürecine bu nedenle karşı çıkmaktadırlar.
Yapısalcı okul gelişmekte olan ülkelerin bazılarında geniş olarak bulunan ve bankacılık sektörü dışında çalışan finansal aracılık kurumlarına (curb market olarak adlandırılırlar) büyük önem vermektedirler. Bunlara göre resmi olmayan ve bankacılık dışında gelişen bu sektörün çalışması daha verimlidir. Çünkü bu kurumlar, piyasa ilişkilerinde bire-bir çalıştıklarından mevduat munzam karşılığı gibi herhangi bir miktar hesaplarında tutmadıkları için daha verimlidirler. Yine yapısalcılar, bankacılık sektöründeki mevduat munzam karşılığı uygulamasının bazı ülkelerde oldukça yüksek olduğunu, kaynakların hepsinin finansal aracılıkta kullanılamaması anlamına gelen bu uygulamayı eleştirmekte ve bunu bir tür kaynak kaybı, sızma olarak yorumlamaktadırlar. Yapısalcı yaklaşım, finansal kalkınma politikalarının gelişmekte olan ülkelerdeki finansal sektörün gerçeklerini bir bütün olarak dikkate almaması durumunda beklenenin tersi bir durumla karşılaşılabileceğini vurgulamaktadır.

Bu ekole yoğun eleştiriler de getirilmiştir. “ Latin Amerika’nın savaş sonrası dönemi tarihi, izlenen ekonomik rota ve ona eşlik eden kurumlar dikkate alındığında bir kollektif hatalar tarihidir.Hatadan kurtulmak için, uzun süredir ekonmik sahnenin merkezinde duran kamu sektörüne bir son verilmeli ve radikal önlemler alınmalıdır. Bu amaçla üretici devletten ve devlet destekli kapitalizmden vazgeçilmeli, anayasal olarak öngörülen devlet sorumlulukları sınırlandırılmalı, mal ve hizmet arzı pazarın işleyişine bırakılmalı ve bağımsız bir girişimci sınıfın ortaya çıkmasını engelleyen unsurlar yok edilmelidir.”

Yapısalcı Ekolün Eleştirisi veYeni Kurumsallaşmacı Ekol: İkinci yaklaşım, Yeni Kurumsallaşmacılık'tır. Klasik ekonomi üzerinde ilerliyor ama onu geliştiriyor ve kalifiye ediyor. Yeni Kurumsallaşmacılık yazını, North ve Bates tarafından oluşturulmuştur. Yeni kurumsallaşmacılık (ya da neo-politik ekonomi yaklaşımı) ve büyüme teorisi geleneğinin yeniden canlanışı, önceki yapısalcı ve bağımlılık okulunun paradigmalarından daha fazla etkisi olmuştur ve bu nedenle bu iki okul eleştirilerden önemli bir payı alıyorlardı.

Yapısalcı ve bağımlılık ekolünden sonra yakın geçmişte hem Neoklasik, hem de yapısalcı aşırılıkların ötesine geçen ve bu iki yaklaşımı uzlaştıran bir yaklaşım, sanayileşen ülkelerin kalkınma sürecinde devletin rolü tartı malarında yer almaya başlamıştır. Kalkınmacı Devlet Yaklaşımı’na ya da Kurumsalcı Yaklaşım’a göre devletin ekonomik kalkınmada merkezi bir rolü vardır. Ancak bu rol, gelişmeyi doğrudan sağlayıcı değil fakat bir partner, kolaylaştırıcı ve katalizör rolüdür. Büyüme, verimlilik ve rekabete dayalı ekonomik kalkınma devletin en önemli amacıdır. Devlet eliti, gelir dağılımı ve sosyal refah gibi hedefler pahasına da olsa ekonomik kalkınmaya bağlı kalarak ekonomiye aktif olarak müdahale eder Kalkınma sürecine geç katılan ülkelerin kapasite farklılıkları bu ülkelerin ekonomik performanslarındaki çeşitliliği artırmaktadır. Bu yüzden mevcut kapasitesini göz önüne alarak, yetkin bir ekonomi bürokrasisi yoluyla devlet piyasaya yol göstericilik yapmaktadır.

“Yeni devletçi” olarak da adlandırılan Kurumsalcı yaklaşımın önde gelen isimlerinden olan Wolf, Weiss ve Hobson gibi bazı iktisatçıların dikkat çektikleri nokta, bu yaklaşımın kesin bir şekilde devlete karşı piyasa ikilemini reddetmesidir. Bunun yerine yeni devletçilik, hükümet ve endüstri arasındaki rekabetçi işbirliğinin güçlendirilmesine, kalkınma hedeflerine ulaşma yolunda yönlendirilmiş piyasalardan ortaya çıkan özgün dinamik sonuçlara vurgu yapar.


2.2. Latin Amerika Kökenli Kalkınma

Latin Amerika kökenli kalkınma, devletin ekonomiye yaptığı müdahaleyi, piyasa eksikliği kavramı içinde değerlendiriliyor. Korumacılığa yönelik müdahalelerin yerel materyalleri kullanma biçiminde kapasite esnetme ve küçük ölçekli üretim üzerinde etkili olmuştur. Bu konuda birçok araştırma vardır. İthal ikameci süreç boyunca, bu ülkelerde sanayileşme yönünde olumlu adımlarda atılmıştır. Yaşanan bu gelişmeyi olumsuz bulan insanlar da vardır; Andre Gunder Frank, bağımlılık teorisi üzerinden yürüyerek, çevre ülkelerin, ithal ikameci uygulamalar aşamalarında hem fakirleştiğini hem de yozlaştığını, bir başka ifade ile, bu ülkelere musallat olan azgelişmişliğin giderek derinleştiğini söylemektedir. Bu söylemi tutarlı bulan ve benimseyen neomarksist iktisatçılar, doğurduğu sonuçları ortaya koyarak, ithal ikâmeci modeli ve bu modelin mümkün kıldığı sanayileşmeyi acımasızca eleştirmiştir.




Arjantin Brezilya Şili Kolombiya Meksika ABD
1920 17.4
1930 22.8 11.7 7.9 6.2 14.2
1940 22.7 15 11.8 9.1 16.6
1950 23.7 21.2 23.1 13.5 18.3 24.7
1960 26.5 26.3 24.8 16.7 19.5 23.5
1970 28.8 28.4 27.2 17.5 22.8 24.2
1980 25.3 30.2 24.2 18.3 19.1 24.3
1990 21.6 27.9 21.7 22.1 22.8
1994 20.1 25.2 17.1 19.6 19.7

Tablo: İmalat Sanayiinin GDP’deki payı

Latin Amerika’nın ekonomik gelişmesinde devletin rolü birçok araştırmacı tarafından incelenmiştir. Geçtiğimiz yüzyılda yaşanan gelişmeler, bu konuda bazı sorular, bu konuda yapılan araştırmaların temel nedenidir. Devlet aktif mi yoksa pasif mi olmalı, devlet ekonomik büyüme konusunda çekingen mi olmalı yoksa büyümeyi teşvik mi etmeli, devlet bu ithal ikameci dönem boyunca etkili miydi yoksa bir rant ekonomisinin ve makro ekonomik verimsizliğinin oluşmasının önünü mü açmıştı. Bu sorular özellikle Latin Amerika kökenli araştırmaların temel motivasyonu haline gelmiştir. Bu araştırmalar, Latin Amerika’da 19 yy’nin ortalarından itibaren, büyüme ve kalkınma konusunda alternatif görüşlerle ortay çıkan gelişmeler sürecini incelemektedir.

Bu süreçin oluşumunun ana hatları şöyle anlatılabilir. Bu sınıflama, devlet ve piyasanın konumuna göre yapılmıştır;

• Devletin oluşturulduğu ve büyük ölçüde pasif hükümetlerin oluğu ihracata yönelik büyüme(1870’ler-1920’ler)
• Ekonomik ve sosyal olarak aktif devlet, Müdahaleciliğin, refah devletçiliğinin ve zorla ya da ithal ikmeci olarak da adlandırılan içsel olarak yönlendirilen kalkınma dönemini kapsayan dönemdir. ( 1930-1960 arası)
• 1970’ler ve sonrası dinamik uluslar arası yeniden eklemlenme süreci. Artan dış borçlar ve uluslar arası kuruluşların büyüyen varlığının yarattığı hegemonya sonucu ortaya yeni bir ekonomik modelin ( neo-liberal) çıktığı yıllar.

Buna benzer bir sınıflama şöyle de yapılabilir;
1. Piyasanın yapısına bağlı olarak ekonomik hareketler içinde bulunulan oligarşik devlet yılları ( 19 yy. sonrası)
2. 20 yy’nin ortalarında, fiyatların devlet tarafından belirlendiği direk kalkınmaya yönelmiş populist devlet dönemi.
3. Ve son olarak, uluslar arası sürece yeniden katılınınan, piyasa mekanizmasına yeniden hayata geçirildiği, piyasanın ilk defa bu kadar önemli hale gediği “özelleşen devlet

1940’larda Latin Amerika Ekonomik Konsorsiyomu politikaları, önerileri ve analizlerinde yer alan Gerschenkronian-tipi “milli” gelişme projesi (cepalismo) ön plana çıkmıştır. ECLA’nın devletçiliği iş dünyası karşıtı değildi aynı zamanda ne yabancı karşıtı ne de ihracat karşıtı değildi. 19. yy’nin sonundan 1960’lar ve 70’lere kadar Latin Amerika Ülkeleri girişimciliğin artması için çalıştılar. Bu önce dış ekonomik açılma, sonra ise yerel piyasalar pragmatik müdahalecilik ile yapıldı. 1930’lar sonunda ve özellikle 1940’lı yıllar boyunca, hükümet müdahalesi olarak yerel ve dış politikalar büyük bir uyum içinededir. Bu yıllarda hükümet müdahalesi çok nettir ve devletin küresel sistemden koparak ekonomideki ağırlığının arttığı yıllar olarak söylenebilir. 1930 sonrası daha milliyetçi hale gelen söyleme rağmen bu süreçte iş dünyası korundu.

1930’lardan 1960’lar arası, devlet yönetiminde faktör fiyatlarının genişleyen bir spektrum içinde olduğu bir eğilim vardı. Bu özellikler Latin Amerika’ya yabancı değildi ama Doğu Avrupa’nın ve Asya’nın piyasa dışı ekonomilerinde kamu sektörü daha genişti. Birçok ülkede politikalar, askeri ve sivil rejimler tarafından artan oranda “yönetme” üzerinde yoğunlaşmıştı.

Devlet gibi hareket eden devlet ve siyasi kuruluşların siyasi partileri vardı. Ekonomileri ve politikaları daha devletçi ve milliyetçi hale geldi. Daha geniş ve çok nüfuslu toplumlarda eğilimler daha kurumsallaşmacı ve resmi hale geldi. ECLA’nın araştırmaları ve teorileri ile zorla endüstrileşme, 2. Dünya Savaşı sonrası birçok hükümet tarafından politika hedefi haline getirildi. Bu hedef müdahaleciliği için en önemli dayanak haline getirildi. Bununla birlikte Latin Amerika devletçiliği, kamu ve özel sektör arasında işbirliğini gerektiriyordu.

Bazı ülkelerde organize emek de bu işbirliğine katılıyordu. Zaman içinde ve bu bölge üzerinde devlet ve iş dünyası arasındaki güç dengesi çeşitlendi ve değişti. Brezilya hükümeti kamu sektörünün gücünü daha da artırırken, Kolombiya ve Meksika’da özel sektör büyük nüfuza sahipti.

2. Dünya Savaşı global ekonominin yapısını da değiştirdi. Dünya ekonomisi, devletin yoğun destekleriyle büyümüş, büyük verimlilik ile çalışan ve artık olgunlaşmış olan ABD ekonomisi tarafından yönlendirilmeye başlanmıştı. ECLA teorisyenleride bunun farkındaydılar. Onlara göre dışarıdaki kanılar negatif olabilir ama içerde herzaman bir optimizim olmalıdır. Savaş boyunca yaparak öğrenme sürecini takip eden sürede Latin Amerika’daki birçok ülke depresyonun getirdiği problemleri çözmede birçok avrupa ülkesinden daha başarılı olmuşlardır. Bu durumun oluşmasında en önemli etken ECLA teorileridir. Savaş boyunca dış rezervler bu şekilde büyük artış göstermiştir. Döviz rezervleri artışı, (geçici) yüksek ihraç ürünleri fiyatı ve ABD’nin ( özellikle Meksika ve Brezilya) bazı ülkelere verilen yardımlardan kaynaklanıyodu. Depresyon sonrası bu toparlanma; mamul imalat çıktısı artışı, ekonomik ve politik kurumsallaşma, devletin kendi yeteneği sayesinde sağlanmıştı.

1990’larda ise neo-liberal perspektiften bakıldığı için, klasik cepalismo’nun sonuçları kolaylıkla küçümsendi. Ama kazanılan başarılar hala çok büyüktür. Bölgedeki önemli ekonomiler için, 1950 ve 1974 arası endüstriyel katma değer artışı çok etkileyicidir. Arjantin ve Şili hariç bu gelişmeler 1970’lerde de hala çok önemli boyutlardadır.


1950-74 1974-80 1980-90 1990-94
Arjantin 4.9 -0.6 -1.4 6.9
Brezilya 8.7 6.7 -0.2 2.8
Şili 4.4 1.2 2.6 6.3
Kolombiya 6.7 4 2.9 3.9
Meksika 7.4 6.2 2 2.3
Peru 7 1.8 -1.9 5.6
Uruguay 2.4 4.9 -1 -1.3
Venezüela 7.8 5 1.9 1.8
Ortalama 6.2 3.7 0.5 3.5

Tablo: Endüstriyel Katma Değerin Yıllık büyüme oranları


1960’lar sonunda ithal ikameci süreç bazı sorunların oluşmasına yol açtı. ECLA politikalarının eleştirileri çoğaldı. Bağımlılık okuluna bağlı teorisyenler (Dependista) ithal ikameci stratejilerin, çarpıtılmış, bağımlı endüstrileşme yarattığını, Latin Amerika’nın azgelişmişliğini daha da derinleştirdiğini ve yeni bir bağımlılık yarattığını ortaya attılar. İmalat sanayi,ekonominin en kar sağlayan sektörüdür ama bu stratejiler imalat sanayinin dengesini bozmuştur ve yerel olarak değil daha çok dışarıyla bütünleşme içine girmiştir. Üretim sermaye-yoğun ve tüketim maddeleri üretimine yöneliktir. Sektörde teknoloji ve maddeleri ithal eden oligopoller büyük önem kazanmıştır. Milliyetçilerin arasında, sektörde bu yabancı varlığı nedeniyle bir huzursuzluk da vardır.

Uygulanan parasal genişlemeye yönelik politikalar, ekonominin makro ekonomik dengesini bozmuşlardır, enflasyonun artışının ve ödemeler bilançosu sorunlarının en önemli nedenidirler. Dünya ticareti, 1940’lar sonrası hızla artmıştı ve uluslar arası akışkanlık 1950 sonrası artmıştır. 1960’larda ise ihracat sektörü, birçok Latin Amerika ekonomisinde tasarrufların en önemli kaynağı değildi. İhracat, döviz rezervlerinin en önemli gelir kaynağıydı.. Yapısalcı ekolün eleştirisi de bu yönde geliştirilmişti.

1940-50 arası imalat sanayinin GDP artışı üzerindeki etkisi özellikle Brezilay, Şili ve Kolombiya için anlamlıdır.Dünya ekonomisi savaş sonrası büyük bir değişim süreci içine girdi.ABD merkezli bir dünya ekonomisi haline geldi. Arjantin, yoğun devlet müdahalesi uygulayan karakterist bir ülke görünümündeydi.

Endüstriyel katma değer artışı 1950-70 arası etkileyici boyuttadır ve imalat sanayi büyümesi verimli sektörlere yönelik idi.1970'lerde Arjantin ve Şili'de endüstriyel büyüme önemli boyutlardaydı. Bu periyodda bu ülkeler yüksek büyüme oranlarını yakaladılar. LAÜ sanayilerini geliştirme çabaları içine girdikleri zaman yeni bir bağımlılık türü oluşturdular. İmalat sanayileri, en kar eden sektör olmasına rağmenyerel olmaktan çok daha çok dışa bağımlıydı.Üretim daha çok sermaye-yoğun ve tüketici malları üretmeye yoğunlaşmıştı.1960'larda birçok LAÜ'de, ihracat tasarrufların oluşmasında en önemli sağlayıcı değildi. Bu nedenle yerel imalat sanayi kendi ithalat ihtiyaçlarını karşılayamıyordu. Bu da bu ülkelerde uygulanan politikalara yöneltilen eleştirilerden biriydi.
1977-83 arası Latin Amerika Ülkeleri ekonomilerinde negatif bir eğilim baş gösterdi.Ekonomik büyüme hızları yavaşladı.1979-82 arası reel faiz oranlarının aşıırı artışı ile birçok ülke borç krizi içine girdi. Bu oluşan yeni durum, hükümetlerin ekonomi yönetimi kapasitesini düşürdü. Bu 1980’lerdeki borç ödeme güçlükleri, Arjantin hariç, diğer bütün Latin Amerika Ülkeleri’ni yapmış oldukları kontratlar ile borçlarını ödeyemez hale getirmişti.Meksika 1981 yılında bir ekonomik bunalım süreci içine girmişti. Büyük kamu açıkları vardı.








SONUÇ
Latin Amerika Ülkeleri, ilk keşfedildikleri yıllardan beri, özellikle gelişmiş batılı ülkelerin ilgisini çekmiştir. Bu ülkelerin zengin yer altı zenginlikleri, verimli, geniş tarım alanları bu ilginin en önemli sebeblerindendir. Keşiflerden sonra Avrupa ülkelerinin uzun yıllar sömürgesi olarak kalan bu ülkeler 19 yy’dan sonra yavaş yavaş bu ülkelerden kopmaya başlamışlardır. Ama avrupa ülkeleriyle olan ilişki hiçbir zaman tamamen kesilmemiştir. Özellikle avrupadan yoğun göç almışlardır.
Latin Amerika Ülkelerinde, özellikle 1920’ler öncesi daha dışa açık, daha ihracata dayalı olan bir ekonomik yapı vardır. Ama 1920’ler sonrası 1930 Dünya ekonomik krizine kadar geçen sürede bu yapı sorgulanmaya başlanmıştır. Pasif hükümetler sorgulanmaya başlanmıştır. Kriz, bu ülkeleri olumsuz etkilemiştir. Bu nedenle birçok gelişmekte olan ülke gibi Latin Amerika Ülkelerindede krize karşı devletin daha aktif olarak yer aldması gerektiğine inanılmaya başlanmıştır. Nitekim 1930 sonrası daha popülist, devletin ekonomiye aktif olarak müdahale etmesini savunan iktidarlar gelmiştir.
1930 sonrası ECLA görüşleri, önerileri birçok Latin Amerika ülkesinde uygulanmaya başlanmıştır. Bu teoriler, gelişememenin sadece kendilerinin suçu olmadığı bunun uluslar arası işbölümünün bir sonucu olduğunu öne sürmüşleridir. Gelişebilmek için ithal ikameci sanayileşme politikaları öne sürmüşleridir. Bu sayede gelişmiş ülkeleri yakalamanın mümkün olacağına inanılıyordu. Ama bu istenilen düzeyde gerçekleşemedi. Çünkü İthal ikameci sanayileşme, kısmi bir gelişme sağlarken, sanayi gelişirken daha önemli bir sorunu ortaya çıkarmıştur. Dış bağımlılık artmıştır. Dışarıya bağımlı bir ülkenin ne kadar gelişebileceği ise bir tartışma konusudur. 1960’lara gelindiğinde ise bu görüşler eleştirilmeye başlanmıştır. Yeterli kalkınmanın sağlanamaması ve ekonomilerin istikrarsızlıklar içinde olması, siyasi istikrarsızlıklar bu politikalar yerine yenilerin gerekliliğini ortaya çıkarmıştır.
Özellikle 1970’lerin başında, gelişmiş ülkelerde, özellikle ABD’de yaşanan politika değişikliği ile daha liberal, dışa açık ekonomilerin gerekliliği nedeniyle Latin Amerika ülkeleri ve diğer gelişmekte olan ülkelerin, eski, ithal ikameci, kapalı ekonomilerini dışa açmaları için baskı yapıldığı bir sürece girildi..Bu ülkeler, ekonomilerini dışa açtılar, finansal liberalizasyon ile piyasalarını dünya piyasalarıyla entegre ettiler. Eski anlayış tamamen lanetlendi ve neo-klasik anlayış yüceltilmeye başlandı. Ama bu yeni anlayışta bu ülkelerin sorunlarını halledemedi.1980’li yıllar, siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklar içinde geçti.IMF ve Dünya Bankası destekli yardım politikaları bu ülkelerin dışa açılmaları için kullanıldı. Birçok istikrar programı ile ekonominin dengesi sağlanmaya çalışıldı. Enflasyon düşürülmeye çalışıldı. Sanayileşme, kalkınma artık eskisi gibi önemli bir hedef değildi. İhracat daha önemli hale gelmişti.
1990’larda ise uygulanan sert istikrar programları ile bir çok Latin Amerika Ülkesinde ekonomik stabilizasyon sağlanmıştı, enflasyon düşürülmüş, Ödemeler bilançosu açıkları kontrol altına alınmıştı. Ama bu istikrar paketleri ekonomilerin yapısal sorunlarını çözememiştir. Halen bu ülkeler krizlere açık bir yapı göstermektedir. Özellikle 2001’de Arjantin’in yaşadığı kriz sonrası oluşan sosyal patlama ve ekonomik çöküş, Latin Amerika Ülkelerinin hala yapısal sorunlarını gideremediği ve krizlere açık olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır.
Asya kaplanları olarak anılan ülkeler gibi kendi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Eğitim ve Öğretmen Forumu Forum Ana Sayfa -> ÖDEV VE TEZLER Tüm zamanlar GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız





Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Turkey & Erdem Çorapçıoğlu

Abuse - Report Abuse
Powered by forumup.com forum gratis free, create open your free forum!
Created by Raulken of Hyarbor S.r.l.
TOS & Privacy.

Page generation time: 0.155