Türkü çalar, çalar…sıkıntıda, sevinçte. Her ikisi de sıkar aslında hiç olmadık zamanda karşımıza çıktığından. Üzülmüşsünüzdür, basarsınız düğmeye, başlar melodiler süzülerek raks etmeye.
Aradan bir ay, bilemedin bir yıl geçer. Sevinçten ayakların yere değmezken ansızın kulağına gelen tanıdık sözler, unuttuğunu ya da unutmaya çalıştıklarını yapıştırır bilinçaltına uyanması için. Türkü, uyumasın diye ruhun kahvesi olmuştur. Hangi ninni artık onu avutabilir ki?
Kahveyi bitirsen de telvesi kalır içinde, geçmez. Telveyi suya tutmazsan orada kalır, tortulaşır.
‘DUR! Yıkamadan kahve falına bakayım.’der gönül falcısı. ‘ hayli zamandan sonra görmüşsün, düş gibi gelmiş geçmiş. Masal perin ayaktayken gördüğün rüyada, rüyada geçen süreden daha hızlı akıp gitmiş önünden. Sanki hayat biraz sıkmış görünüyor, omuzları da daha dik değil gibi, yüzündeki ışık azalmış mı ne? Hep böyle ağır yük taşımış sırtında anlaşılan. Falında dağlar, dağlar sıralanmış. Dağlar dağlamış yüreğini.’
Falcı dağlar dağlamaz yüreğimi, burayı tutturamadın.
Kimi mısra vardır döktürür dağlara sitemini. Sevdiklerine ulaşmada engeldir, acımasız şekilde dikilir daha ilerisine gitmemesi için. Mısralar bıraksanız dağları suçlamayı. Dağ olmadan ulaşılamayanlara ne diyeceksiniz? Gözü gözüne değende haykırışlarının duyulmayacağını bile bile kulağına ‘oldu hayli zamanlar, görmedim sevdiğimi’ diye fısıldayanlar var. Hayat akışına devam ettikçe bu zamanın boyutunu düşünür dururuz. Kimi zaman bir günlük hasrete dayanamayız, kimi zaman bir ömürlük acımızı gönül, tuz olarak banar her gün katık olarak yer, onunla yaşamayı öğreniriz.