TÜRKİYENİN DIŞ POLİTİKASI
"Kalk Yiğidim Yine Dağ Başını Duman Aldı"
Devletler okyanusta yol alan gemilere benzer: Ne tür hava şartları ile karşılaşacakları belli değildir. Ancak kendi koordinatını ve hedefini iyi tespit eden, gemisinin özelliklerini iyi değerlendiren, bir hedefi ve buna uygun rotası bulunan, iyi kaptanların idaresinde iyi yetişmiş mürettebata sahip olanların başarılı olmaları daha muhtemeldir. Tarihî tecrübe içinde yer aldığı koordinatları iyi okuyabilen devletlerin bunun karşılığını aldıklarını göstermektedir.
Gerek son yüzyılda yaşanan gelişmeler gerekse gelecekle ilgili projeksiyonlar dış politika sahasında alınacak kararlarda ve atılacak adımlarda bilgi dikkat ve koordinatları okuyabilme kabiliyetini tarihin hemen hiçbir döneminde olmadığı kadar elzem kılmaktadır. Dünya, karşılıklı bağımlılığın ve etkileşimin arttığı eski dengelerin ortadan kalktığı, ancak bunların yerine henüz yenilerinin tesis edilmediği dış politikada geleneksel araç ve imkânların nispi tesirlerinin değiştiği, denkleme yeni aktör ve araçların dâhil olduğu bir dönem içindedir.
Yaşanan değişimler Türkiye'nin dış politika anlayışında bu zamana kadar geçerli olan ilke ve önceliklerin gözden geçirilmesini gerektirmektedir. Kısaca ifade etmek gerekirse, Türkiye bu zamana kadar olduğu gibi reaksiyoner değil, aksiyoner bir dış politika anlayışına sahip olmalıdır. Haritaların değiştiği, sınırların yeniden çizildiği bir dünyada "yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesinin anlamı, çevremizde meydana gelen değişmelere kayıtsız kalmak olmamalıdır. Kayıtsız kalmamızın ya da statükoyu muhafaza etmeye gayret etmemizin millî menfaatlerimiz bakımından ne getirip ne götürdüğüne bakılmalıdır. "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesi aynı zamanda aktif bir dış politikanın meşrulaştırma aracı olarak da kullanılabilir. Zaten millî menfaatlerini gerçekleştirmede başarılı olan ülkeler de buna benzer -demokrasi, insan hakları, barış, enerji nakil yollarının selâmeti, çevre koruma gibi- meşrulaştırma araçlarını kullanmaktadır.
Koordinatları Okuyabilmek
İdealleri olmayan bir devletin bekası tehlikededir. Çünkü. Dündar Taşer'in isabetle kaydettiği gibi "siyasî sınırlar imkânlarla ideallerin muhassalasıdır". İmkânların ve bu arada kısıtlılıkların tespiti ancak koordinatların doğru okunması ile mümkündür. Bir devletin kültürel, iktisadi, demografık, sosyal, tarihi, dini koordinatlarının okunmasına jeopolitik denir. Jeopolitik, dış politika denklemine millî güç, millî hedef ve tehditler arasında dengeyi temin edecek değerlerin dâhil edilmesidir. Sabit ve değişken unsurların, mekân, zaman ve kuvyetin en iyi biçimde terkibidir. Bir başka ifade ile tatbiki siyasi coğrafyadır (Doğanay/Atun 1994; Celerier 19631).
Jeopolitik günümüzde devletlerin millî hedeflerini gerçekleştirmeye yönelik faaliyetlerini meşrulaştırma araçlarından biri hâline gelmiştir. Bunun için, hepsi aynı sonuca, yani batının dünya hâkimiyetine hizmet eden kara hâkimiyeti (Mackinder), deniz hâkimiyeti (Alfred Mahan), hava hakimiyeti (Seveksky ve Duhet), kenar kuşak (Nicholos Spykman) teorilerî ortaya atılmıştır. Bu teorilerin teferruatı bir yana, hepsi de jeopolitik konumu gereği Türkiye'yi ve içinde yer aldığı coğrafyayı yakından ilgilendirir (Mütercimler 1997). Gerçekten de Türkiye dünya adasının hem menteşesi, hem bu menteşe üzerîne vurulan kilit ve hem de bu kilidin anahtarıdır (Îlhan 1993: 56). Bulunduğu geniş coğrafyada Türkiye'yi ilgilendirmeyen bir bölge sorunu düşünülemez (Aydın 1998: Dedeoğlu 1999). Türkiye'yi, batının gözündeki, yansıması ile tanımayı büyük bir iş zanneden bazıları bu teorilerde Türkiye'nin adının geçmesini -sanki bizim bir marifetimizmiş gibi- çok önemli görürler. Brzezinski, Fuller ve Lesser gibilerine atıfta bulunurlar. Oysa, politikalar millî menfaatler, millî hedefler, millî politikalar ve millî stratejiler sıralamasına göre tespit edilmeli, koordinatlar bizim zaviyemizden ve bizim değerlerimizle okunmalıdır.
Türkiye'nin geleceği buna bağlıdır.
Yeni bin yıla dünyadaki hâkim güçlerin kabul ettirmeye çalıştığı yeni illüzyonlarla giriyoruz. Dünya toplumunun ortaya çıkması, yeni dünya düzeni, küreselleşme, serbest ticaret, dünyanın tek bir pazar hâline gelmesi, millî devletlerin öneminin kaybolması, başkalarının aleyhine olan menfaatlerin eskiden olduğu gibi kolayca gerçekleştirilemeyeceği, dünya barışı, dünyanın her tarafında insan hakları ve demokrasinin hâkim olması... bu illüzyonlardan ilk anda akla gelenleridir. Yeni bin yılda jeopolitiğin önemini kaybettiği iddia ediliyor. Bu iddia, süper güçler dışındaki ülkelerin iddiasız olması ve iddiasız kalması için bir yutturmacadan ibaret. Çünkü bu iddiayı yayan ülkeler, jeopolitik analizler konusunda büyük gayret ve masraflardan hiç vazgeçmiyor. Toprak üzerinde rekabet, hâlâ dünya olaylarına damgasını vurmaya devam ediyor. Statü ve gücün en önemli belirleyicileri toprak. nüfus ve diğer jeopolitik unsurlardır (Favro 1998: 181 ; Toal 1999).
Jeopolitik kavramı, jeoekonomi (Köni 1999), jeokültür (Mac Laughlin 1994) ve beşeri sermaye kavramlarıyla birlikte kullanılıyor. Çünkü, bunlar olmadan jeopolitiğin başarılı olması imkânsızdır. Ekonomi ve kültür devletlerarası münasebetleri "sıfır toplamlı bir oyun" olmaktan çıkarır (Gray 1996). Kültür sosyal ekonomik- politik ve askerî değerlerin yeşerdiği onam olması hasebiyle bilhassa önemlidir. Osmanlının genişlemesi ve kalıcı olması, temsil ettiği jeokültüre -adalet, hoşgörü ve hakkaniyet- dayanır. Türkiye Cumhuriyeti'nin içinde yer aldığı coğrafi yada bütün hesapları alt üst eden bir varlık ortaya koyması ve gelişme göstermesinin sebebi de temsil ettiği kültürdür.
Dünyada Değişenler ve Değişmeyenler
Üçüncü bine girerken dünyanın çok önemli değişim ve dönüşümler geçirdiği kabul edilmekte ve bunu ifade için yeni dünya düzeni, medeniyetler savaşı, tarihin sonu küreselleşme, tek kutuplu dünya, dünya toplumu, multikültürel yapılanmalar gibi kavramlar kullanılmaktadır. Hemen belirtelim ki, bu kavramların hepsi birer meşrulaştırma vasıtasıdır. Kavramları oluşturma, gündemi ve soruları belirleme imkânına sahip olan devletlerin menfaatlerine hizmet ederler. Uygulamadaki çifte standartlar ustalıkla kamuoyunun gözünden kaçırılır. Türkiye gibi ülkelerde kamuoyu, aydınlar ve hükümet yetkilileri bu kavramların büyüsü ile hipnotize edilerek, bu kavramların millî menfaatleri engellemesi temin edilir.
Muhakkak ki, her şey olduğu gibi kalmamış, aksine önemli değişim ve dönüşümler yaşanmıştır ve yaşanmaya devam etmektedir (Kaiser 1990: Seitz 1991). Bu değişim ve dönüşümler bakımından bir milât tespit etmek gerekirse; dünya için 1991 yılını, Türkiye için ise 1989'da başlayıp 1997'de neticelenen bir zaman aralığını kabul etmek uygun olacaktır (Arat 1998: 29).
Bu milâtlara biraz daha yakından bakıldığında şunlar görülüyor:
İkinci Sanayi Devrimi: Sanayi devrimi 200 yıl önce İngiltere'de başladı. İlk safhasında, kömürü insanlığın hizmetine sokup kas gücünün yerine makineleri ikame etti. Kendisine ayak uyduramayan Osmanlı, Çin ve Hindistan'ı fakir bırakırken, İngiltere'yi dünyanın efendisi yaptı. Bu devir, 100 yıl sonra yani 1880'lerden itibaren ikinci safhasına girdi. Elektronik, kimya, otomobil, petrol endüstrileri ortaya çıktı. Bu safhanın öncüsü artık İngiltere değil. Almanya ve Amerika idi. Daha sonra bunlara Japonya dahil oldu.
Yine yüz yıl sonra, 1980'lerden itibaren, dünya yeni bir teknolojik devrim yaşamaya başladı. Bunu sanayi devriminin bir safhası olarak değil de ikinci sanayi devrimi olarak isimlendirmek daha doğru olacaktır. Çünkü, bu devrim beşeriyeti ekonomi, toplum, politika, kültür ve fert bazında ilkinden daha fazla etkilemektedir. Birinci Sanayi Devriminin temel niteliği insanın beden gücünü makine gücü ile ikame etmesiydi. İkinci Sanayi Devriminin temel özelliği ise araştırma ve üretimde insanın entelektüel/zihnî kabiliyetlerini bilgisayar ve bilgisayar yönetimindeki otomasyonlarla tamamlaması ve rutin işlerde ikame etmesidir. Bu devirle birlikte, ekonomik büyüme artık fosil enerji ve tabiî kaynaklar tüketimine bağımlı olmaktan çıkmaktadır (Seitz 1990: 247-248). İstihdam, gelir dağılımı, tabiî kaynaklar, üretim ve tüketim üzerinde çok ciddî etkiler söz konusudur.
Değişim altı yeni teknoloji ve endüstri tarafından sürükleniyor ve belirleniyor: Bunlar:
l. Enformasyon Endüstrisi: Bu alanda yedi alt endüstri hızla bir bütünlüğe doğru gelişmektedir: Yarı iletkenler, bilgisayar, eğlenme-dinlenme elektroniği, telekomünikasyon, endüstri otomasyonu, otomobil elektroniği, tıbbi elektronik.
2. Biyoendüstri: Bunun merkezinde gen teknolojisi yer almaktadır. Tıp, ilâç, kimya, ziraî üretim, madencilik ve petrol endüstrileri mahiyet değiştirmekte, elektronik endüstrisine biyo-çip, biyo-sensor gibi yeni ürünler dâhil edilmektedir.
3. Yeni Madenler Endüstrisi: Yüksek performanslı (polikarbon, aramit, polvemit gibi) sun'î maddeler, yeni saf keramikler, yüksek perforınanslı camların endüstrisidir. Tabiî maddeler çağını yapay maddeler çağı takip etmektedir.
4. Yeni Bir Enerji Sistemi: Sınırlı ve çevreyi tahrip eden fosil enerji kaynakları gelecek 50 yıl içinde gittikçe artan oranda yenilenebilir ve çevre dostu enerji kaynakları ile ikame edilecektir: Güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi, jeotermik enerji, nükleer füzyon enerjisi. Enerji yeni dönem de en önemli konulardan birisi olmaya devam edecektir.
5. Uzay Teknolojisi: 3.000'den fazla uydu vardır. Askeri uydular Irak savaşı ve Kosova'da olduğu gibi, hem savaş idaresinde hem de silâhlanma kontrolünde kullanılmaktadır.
6. Çevre Teknolojisi: Çevre bilinci ve buna dayalı yeni teknolojiler, uluslar arası kurumların da zorlamalarıyla gelecekte hayati bir konum kazanacaktır (Tolba 1990: 60-63)
Bundan sonra, sadece toprak ve maddî kaynaklara değil, bunlarla birlikte fikir ve teknolojiye sahip olan ülkeler lider ülke olabilecektir (Brezinski 1997: 1998). Bu husus Türkiye'nin yeni jeopolitik konumu bakımından en hayatî konulardan biridir. Çünkü, yeni devir Türkiye'nin bu zamana kadar mustarip olduğu kıtlıkların (doğal kaynaklar, ham madde, büyük sanayi tesisleri önemini azaltırken, fazlasıyla sahip olduğu (beşeri sermaye, jeopolitik, jeo-kültürel konum) hususları ön plana çıkarmaktadır. Türkiye demografık ve coğrafi yapısı itibarıyla bu treni kaçıramayacak özelliklere sahiptir.
Tarih tekerür mü ediyor ya da 19l4 öncesine mi dönülüyor? Tarihe bakıldığında, determinist ve doğrusal tarih anlayışının hemen her zaman yanıldığı görülür. Tarih horizontal bir biçimde ilerler. Tarihin herhangi bir anında geriye doğru bir şakül uzatıldığında, o anın iz düşümü olan devirler bulunabilir. Ancak bu asla "tarih tekerrürden ibarettir'' demek değildir. Çünkü horizon sürekli açılmakta ve yükselmektedir. Hiçbir olay aynen tekrarlanmaz. Bu anlayış, tarihin değerini artırır. Çünkü, gelecekle ilgili alınacak tavırlarda, sadece hâlin şartlarını değil geçmişi de dikkate almayı sağlar.
Bazıları dünyanın 1914 öncesine geri döndüğü kanaatindedir. Bu iddia haksız da değildir. Gerçekten de durum 1914 öncesini hatırlatmaktadır: Devletler sistemi çok merkezlidir. İki kutuplu hiyerarşik yapılanma sona ermiştir. 185 civarında bağımsız devlet vardır. Çin dışında ideolojiler devri sona ermektedir (Hermann-Pillath 1998). ABD ekonomik olarak 1914 öncesi hâline dönmektedir. Ekonomik güçlerin sayısı artmaktadır. Bu ekonomik güçler dünya üzerine yayılmaktadır. Nükleer tehdidin sona ermesiyle birlikte, klâsik (konvensiyonel) savaş araçları tekrar önem kazanmaktadır. Avrupa'da etnik milliyetçilik tekrar hortlamakta ve büyük güçleri tehdit etmektedir. Etnik çatışmalar yaygınlaşmaktadır. Dünya, tarihin en büyük göç hareketlerine şahit olmaktadır. Liberalizm ve serbest ticaret ideolojisi, XIX. yüzyılı andırır biçimde tekrar yükselmektedir. Teknoloji ve tabiî bilimler alanında büyük ilerlemelere rağmen, sosyal ve ahlâki sahada gerilemeler söz konusudur. XIX. yüzyılın sonunda kültürel ve manevi çöküşü, güçsüzlüğü vurgulamak için kullanılan fin de siecle (yüzyılın-çağın sonu) hâli söz konusudur. Hatta, dünya düzeni ile ilgili 1914 öncesinde getirilen teklifler bile bugüne benzemektedir. Meselâ, Makedonya meselesinin Birinci Dünya Savaşı öncesindeki ittifakları (Rusya, Yunanistan ve Sırbistan karşısında Türkiye, Arnavutluk ve Bulgaristan) ve sonuçları (Balkan Savaşı) tekrar gündeme getirme tehlikesi vardır (Bildt 1997: 5-

. Batılı yazarlar gelişmeleri 19. yüzyıl Avusturya-Macaristan ve Osmanlı dengelerine geri dönüş olarak değerlendirmektedir. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu rolünü Almanya açıkça üstlenmektedir. Tuna nüfuz bölgesi oluşturmakta ve Balkanlara inmektedir. Hırvatistan ve Slovenya'nın doğum ebeliğini ve dünyaya tanıtımını Almanya yapmıştır (Staack 1993). Türkiye'de hâlen yaşanan tartışmalar (merkeziyetçilik, ademi merkeziyetçilik, demokrasi vb.), dayatmalar (insan hakları, azınlıklar vb.) ve gündem maddelerî (enerji nakil hatları, Katkaslar vb.) ile 1914 öncesi arasında da garip bir benzerlik vardır.
Yeni dönemin 1914 öncesine benzemeyen yönleri de var: Avrupa attık belirleyici değildir. Gücün dağılımı daha karmaşık ve çok yönlüdür. Doğu-Batı gerginliğinin yerini kuzey-güney gerginliği almaktadır. Dış politikada yeni aktörler söz konusudur. Başta ABD olmak üzere geçmişin tecrübeleri vardır. Dünya yoğun biçimde karşılıklı bağımlılık içine girmiştir (Arık 1995). Jeopolitik bakımdan, artık birbirinden bağımsız bölge politikaları değil, birbirlerini etkileyen ve belirleyen bölgeler arası etkileşim stratejileri ön plâna çıkmaktadır (Davudoğlu 1998: 36).
Neticede bir kere daha güç dengeleri değişmektedir. Güç dengelerinin değişimi tarihte hep önemli değişikliklere ve çoğunlukla savaşlara yol açmıştır. Yeni güç dengeleri, hem geçmişte yaşanan hem de bundan sonra yaşanacak değişimlerîn bir sonucu olacaktır.
(Ekonomik) imparatorluklar devri: Dünya üzerinde ekonomik bütünleşmeler yaygınlaşmaktadır. AB, NAFTA, ASEAN, APEC, KEİT, ECO gibi örgütlenmelerle ekonomik ölçek büyütülmektedir. Rusya'nın bulunduğu Avrasyajeopolitik bölgesi NAFTA, AB, ASEAN gibi jeo-ekonomik alanlarla kuşatılmıştır (Pohl 1998; To 1997). Jeo-ekonomik birleşmelerî Güney Amerika'da Latin Amerîka Pazarı (LATA), Karayipler bölgesinde CARICOOM, Batı Afrika Devletlerî Ekonomik Topluluğu, Güney Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu, Güney Asya Bölgesel İşbirliği Konseyi gibi kuruluşlar izlemektedir. Hatta bunlar arasında yer alan AB devletler üstü, yani supranasyonal bir organizasyon olarak çağdaş imparatorluk kavramını hatırlatmaktadır. Victor Hugo'nun 1849'daki Avrupa Birleşik Devletleri hayali gerçek olmak üzeredir. AB sahip olduğu handikaplara rağmen, gelmiş olduğu yer ve ileriye yönelik hedefleri itibariyle Atlantik İttifakını tehdit potansiyeline sahiptir. Müşterek para birimine (Euro) geçiş, Doların hakimiyetini tehdit etmektedir. Bu birlik, Atlantik bağlılığını kırabilir ve ABD'yi izolasyona sürükleyebilir (Czempiel 1999). ABD ile Avrupa arasında soğuk savaş sırasında hâkim olan temelde iş birliği, yüzeyde ihtilâf durumu tersine dönmüştür. Avrupa'da soğuk savaş döneminin birbirini ve ABD'yi anlayan hükümetleri ve liderleri değişmektedir: İngiltere, Fransa. Almanya ve İtalya'da NATO ve ABD konusunda farklı söylemlere sahip hükümetler iş başına gelmiştir.
Meşrutiyeti sorgulanan devletler arası kurumlar: Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü gibi devletler arası kurumların meşruiyetleri sorgulanmaya başlanmıştır. Bu kurumların karar alma mekanizmaları demokratik meşruiyetten mahrumdur. Bunların tek meşruiyet kaynakları finansmanlarını da sağlayan ABD'nin gücü gibidir. İki kutuplu dünya düzenine göre dizayn edilen bu kurumların, millî devletlerin hareket alanlarını daraltma teşebbüslerîne gittikçe artan biçimde muhalefet edilmektedir (Newsom 1999). Hatta bu muhalefetin boyutu bazen -son Güneydoğu Asya krizinden sonra görüldüğü gibi- bu kurum temsilcilerinin kabul edilmemesi noktasına kadar varmaktadır.
Hatt-ı müdafaadan sathı müdafaaya geçen NATO: Ayakta kalan tek askeri pakt olan NATO Avrupa'da doğuya doğru genişlemektedir (Calleo 1993). 1999 yılında Katolik Doğu, Avrupa ülkeleri Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti NATO'ya dâhil olmuştur. Barış için ortaklık gibi usullerle. çok sayıda Balkan ve Kafkas ülkesi NATO faaliyetlerîne dâhil edilmiştir. NATO aynı zamanda ekonomik ve siyasî bir organizasyon hâline getirilmek istenmektedir. NATO da ekonomik menfaatler temelinde, hâttı müdafaadan sathı müdafaa durumuna geçmiştir (Kamp 1999: Link, 1999).
BAB, NATO'nun sonu mu? Avrupa kendi güvenliği için BAB'ı (Batı Avrupa Birliği) devreye sokmak istemektedir. BAB şimdilik NATO içindedir, lojistik ve teçhizat desteği NATO tarafından sağlanmaktadır. Amerika'nın en üstteki yeri korunmuştur. Bu durum ABD'nin hegemonik özelliğinin (Kagan 1993: Czempiel 1997) ve NATO'nun dünya çapında kullanılabilir hâle getirilmesi yoluyla global hegemonya politikasının devamı anlamına gelmektedir. Ancak ABD'nin gelecekte yeterli güce ulaştığına inandığı zaman BAB'nin NATO'nun yerine ikame etmeye çalışması mümkündür. Fransa bu konuda oldukça istekli, hatta sabırsızdır. Türkiye BAB'a tam üye değildir (Karaosmanoğlu 1999). Bu durum güvenlik bakımından ciddi bir belirsizlikle karşı karşıya olmak demektir. Çünkü, Türkiye -Norveç ile birlikte- soğuk savaş sonrasında kanat ülkesi konumundan cephe ülkesi konumuna geçmiştir.
AGİT'e (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı) işlerlik kazandırılmaya çalışılmaktadır. Washineton ise AGİT'i asgari seviyede tutmak istemektedir: AGİT çatışmaların ortaya çıkmasını engellemeye ya da çatışmaları çözmeye çalışmalı, demokratik müesseselerî ve insan haklarını savunmalı ve çevre korumasına katkıda bulunmalı, ciddî yaptırımlar uygulama imkânına sahip olmamalıdır (Gasteyger 1996: 26; Rühle 1997).
Dünya jandarması ABD: ABD soğuk savaş sonrasının görünür tek süper gücüdür. ABD'nin bu hegemonik yapısı kabul görmekte, hatta çoğu zaman arzu edilmektedir. Ne var ki güç iddiası pahalıdır ve rakipler oluşturur (The Economist 1998). Her hegemonya kendi yıkımını da içinde barındırır. ABD bunu 1943'te farketmiş ve bunun için dünyayı yönetme siyasetini geleneksel tek devlet biçimine değil, uluslararası organizasyonların yönetimine kaydırmıştır. ABD jeopolitiğini ekonomik menfaatlere ve demokrasi müdafaasına dayandırmaktadır (Talbott 1994). ABD'nin yeni dönemdeki hedefi, jeopolitik çoğulculuk yoluyla dünyada hiçbir gücün tek başına belirleyici olmamasıdır. Ayrıca enerji nakil yollarının güvenliği ya da insan hakları gibi meşrulaştırma araçlarını kullanarak Türkiye'nin içinde yer aldığı jeopolitik alanda etkinliğini artırmaktadır.
Yeniden birleşen ve yeniden güçlenen Almanya: Avrupa'da Almanya ve Fransa'nın başını çektiği ABD'den bağımsız bir güç olma politikası tatbik edilmeye çalışılmaktadır. Bu iki ülkenin geçmişte olduğu gibi yine Rusya'yı oyuna dâhil etmeleri mümkündür. Ticaret ve ekonomik nüfuz bölgeleri hakkında mücadele aşikâr hâle gelmiştir. Almanya eski korkuları depreştiren bir güç olarak ortaya çıkmış (Walter 1997; 55-5

İkinci Dünya Savaşı öncesi sınırların yeniden çizilmesinde başarılı olmuştur. Türkiye'nin jeopolitik çıkarlarını ilgilendiren alanlarla ilgili önemli niyet ve faaliyetlerî vardır (Aras 1996). Orta Avrupa'dan Türkiye üzerinden Irak'a ve oradan Suudî Arabistan yarımadasına ve doğu istikametinde İran üzerinden Orta Asya cumhuriyetlerine ve oradan da büyük Çin pazarlarına uzanan hızlı demiryolu gibi projeleri vardır (Krech 1998: 14; 1999: 1

. Başta eski Sovyetler Birliği ülkeleri olmak üzere, millî menfaatlerimizi ilgilendiren her yerde karşımıza Almanya rekabeti çıkmaktadır.
Üç önemli boşluk: Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu daimi ve yoğun gerilim ve çatışma mekânları hâline gelmiştir. Dağılan Sovyetler Birliği'nin çevresinde üç önemli boşluk oluşmuştur: Doğu Avrupa, Ortadoğu ile Orta Asya ve Kafkaslar... Bunlardan ilkini Avrupa doldurmaya çalışmakta, ancak sorunlar da devam etmektedir. Orta Asya'daki boşluğu BDT ve ECO (Türkiye, İran, Pakistan, Afganistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Azerbaycan) doldurma gayretindedir. Üçüncü bölgede ise belirsizlik ve arayış sürmektedir.
Rusya ve negatif etkinlik politikası: Yeni dönemin bir önemli özelliği de negatif etkinliğin eskiye nazaran daha kolay hâle gelmesidir: ülkeler kendi istediklerini yaptıramasalar bile, başka ülkelerin yapmak istediklerîni engelleyebilmektedir. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra güçsüz kalan Rusya da negatif etkinliğini devam ettirmektedir (Sallnov 1994; Brown 1995; Kerr,1995; Mletschin 1997). Rusya, yakın coğrafyası içinde işlerî bozmakta oldukça kabiliyetlidir (Houbert 1997). Kosova, Doğu Avrupa ülkelerinin NATO'ya girişinin engellenmesi Transdinyester-Moldavya, Ukrayna-Kırım-Karadeniz fılosu, Abhazya-Gürcistan, Çeçenistan, Karabağ, AKKA tavanlarının tek taraflı değiştirilmesi, yakın-arka bahçe politikası, BDT sınır koruması,çifte vatandaşlık baskıları, Tacikistan, Hazar ve Boğazlar konusunda statü tartışmaları vb. hususları etkinliğini sürdürmek için kullanmaktadır. Rusya'nın Stalin zamanında yaptığı etnik etkisizleştirme politikası, yakın gelecekte en büyük başarısı olacak gibidir (Maader-Metcalf 1997); Karabağ Abaza-Oset, İnguş-Oset, Çeçenistan, Moldavya (Dinyester), Tacikistan... Rusya'nın bu anlaşmazlıklar konusunda takip ettiği politikalarda farklılıklar kadar müşterekler söz konusudur: Etnik toprak taleplerinde birbirine düşürme, çatışma sebeplerini bizzat oluşturma, çatışmayı şiddetlendirme, çatışmaları kendi askeri ve ekonomik menfaatleri için fırsat hâline getirme, ekonomik baskı uygulama, çözüm için genellikle askeri tedbirlere müracaat etme, kısa süreli ateşkes olsa da çatışmayı sürdürme... Bu siyaset, kısaca anlaşmazlıkların halli konusunda monopol tesisi olarak isimlendirilebilir. Eski Sovyetler Birliği'nin yeniden diriltilmesi imkânsız gözükür iken, bir Slav birliği sorusu anlam kazanmaktadır. Bu fıkir önce 1990 yılında Alexander Soljenitsin tarafından ortaya atılmıştı. 1991 Aralık ayında da zamanın Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya liderlerî tarafından uygulamaya geçirilmek istendi. Rusya'nın yakın dönem geleceği iç güvenliğine bağlı olacaktır. Rusya, entegrasyonu değil hegemonyayı, iş birliğini eğil, çatışmayı tercih etmektedir.
Denklemdeki "büyük X" Çin: Çin yeni binyılın yeni süper gücü olma potansiyeline sahiptir (Kreft 1997). Doğu ile ilgili hesaplarda tekrar "büyük X" hâline gelmiştir. Sahip olduğu büyük nüfus gücü, bölge ile ilgili niyetleri ve baskı altında tuttuğu Türkler ve diğer milletler Çin'i hemen bütün denklemlere dâhil edecek gibidir.
Yeni bir çağ açılımı zarureti: Netice olarak dünyada, bloklaşmalar, serbest ticaret, üretimin yapısında değişmeler gibi ekonomik; Varşova Paktı'nın dağılması. NATO'nun yeni konumu gibi askeri: sınırların değişmesi, yeni devletlerîn ortaya çıkması, dış politika usul ve araçlarında değişim gibi siyasi, yeni güç dengelerinin oluşmasıyla jeapolitik; enerji, kimya, biyoloji, iletişim, ulaşım, sentetik maddeler, uzay gibi alanlarda teknolojik; istihdam, gelir dağılımı, nüfus, şiddet, ferdiyetçilik, sosyal bağlar ve sosyal kurumların durumu gibi alanlarda sosyal: tertipleşme, küreselleşme, fundamentalizm gibi kültürel pek çok değişim ve dönüşüm yaşanmaktadır. Bu değişim ve dönüşümler, beşeriyetin bütünü için ihtiyaçlara cevap verecek yeni bir medeniyet anlayışını gündeme getirmektedir.
ödevsitesi